Bir yazar olarak, uzun yıllar merak ettiğim konularda yaptığım okumaların ilk meyvesini şu an, bugün, burada siz saygıdeğer okuyucularla buluşturmaktan büyük bir sevinç duyuyorum. Bu yazı, benim için uzun olacağını umduğum bir yolculuğa attığım ilk adım. 

Misak-ı Zafer ile tanışıklığım, mayıs ayı ortalarında internette tarama yaparken rast geldiğim “Sadri Maksudî Arsal, Yusuf Akçura’yı Anlatıyor” başlıklı vesîka ile başladı. Bu ve benzeri konularda benim gibi meraklıların olduğunu bilmek beni önce kıskandırdı, sonra ise şevke getirdi. Uzun süre kendi içimde çatıştıktan ve Misak-ı Zafer’i takip ettikten sonra “Ben de yazmalıyım” düşüncesi beni bu satırların başına, sizin karşınıza getirdi. 

Bana bu şansı veren Misak-ı Zafer yönetimine buradan çokça teşekkür ederim. Bu yazıyı okuyan siz değerli okuyuculara teşekkürümü de Yusuf Akçura hakkında uzun süredir yaptığım okumalardan süzdüğüm önerilerimi ve izlediğim güzel programları paylaşarak edeceğim.  

Kitap: 

Yusuf Akçura, Ahmet Temir, 

Hatıralarım, Yusuf Akçura, 

Yusuf Akçura ve Ziyâ Gökalp, Mehmet Kaan Çalen, 

Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876-1935), François Georgeon, 

Yeni Türk Devletinin Öncüleri, Yusuf Akçura. 

Belgesel: 

Yusuf Akçura’nın Hayatı, Türk Dünyasının Enleri-TRT AVAZ, 

Köklerin İzinde Yusuf Akçura TRT AVAZ, 

Türk Düşünürler, Yusuf Akçura (Namık Kemal Zeybek)-KANALB 

 

 

“Etrafımda boşluk genişliyor, derinleşiyor: 29 senelik yol arkadaşlarım birer birer gidiyorlar: Ziyâ Gökalp, Reşit Galip, Yusuf Akçura! Kaçı kaldı? Zaten yola çıkarken kaç idik ki? Topu onu geçmez!  

Fakat hayatın bu ne garip, ne anlaşılmaz cilvesidir ki hepsinden ihtiyar ve kendilerinden çok yaşlı olduğum hâlde, onlar gidiyor, ben kalıyorum! Bu da talihin bana karşı gösterdiği merhametsizliklerinden birisi mi? 

Daha birkaç gün evvel, zavallı Yusuf, Sadri Maksudi ile beraber beni görmeye gelmişlerdi. Altı aydır görüşemiyorduk. İlk bakışımda zavallının yüzünde ölüm pençesinin nişanesini gördüm ve ihtiyarsız: 

“Yusuf! Bu ne hâldir? Sen çok ihtiyarladın, çok çöktün! Kendine bakmıyorsun” diye haykırdım. Zavallı ağır ağır soluk alarak arkasını koltuğa dayadı ve hazin bir sesle: 

“Hanımefendinin (Geçen sene aynı hastalıktan vefat eden bedbaht refikamı kastediyordu) son günlerini yaşıyorum, aynı hâller, aynı alâmetler!” 

Ve hakikaten bembeyaz ve perişan sakalıyla çevrelenmiş boz renkli yüzü ihtisar hâlinde olan birisini andırıyordu. 

“Biraz istirahat etsen, dinlenmeye çekilsen çok iyi olur” dedim. 

“Evet, ben de aynısını düşünüyorum; Ankara’ya gidip mezuniyet isteyeceğim!” 

Kader fırsat vermedi. 

Yusuf kırk seneden beri Türk vatanının irfan ve siyaset hayatına yakından karışmış bir şahsiyettir. Yazıldığı gibi ne Azerbaycanlı ve ne de Dağıstanlı idi. Şimal Türklerinden Kazanlı idi. Bütün İdil nehri boyunca tanınmış Akçura ocağındandı. Babasının ve amcalarının büyük çuha fabrikaları vardı. Babasının vefatından sonra amcasının varisi oldu. Hatta bir zamanlar, fabrikaların idaresi ona verilmişti. Fakat Yusuf’un yüksek kalbi, fabrikalardaki ameleye karşı reva görülen gayri insanî muamelelere tahammül edemeyerek işten vazgeçti ve gazetecilikle geçinmeyi tercih etti. 

Ta ilk yaşlarında babasıyla beraber İstanbul’a gelerek Aksaray civarında aldıkları bir eve yerleştiler ve Yusuf burada tahsilini Türk mekteplerinde yaptı. İptidaî mektebini bitirdikten sonra kendisini o zamanki askerî mektebe verdiler ve Yusuf askerî tahsiline ta Erkân-ı Harbiye mektebinin birinci sınıfına kadar devam etti. Fakat bu aralık Abdülhamid onu birçok arkadaşlarıyla beraber ve ezcümle sonraları bacanağı olan Lehistan sefirimiz Ferit’le birlikte Trablusgarp’a sürdürttü. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Ferit’le beraber yolunu bularak kaçtılar ve Paris’e gelerek her ikisi de Paris’in meşhur Academie des Sciens Politiques et Morales mekteb-i âlisine girdiler ve muvaffakiyetle ikmal ettiler. 

Yusuf Fransa’dan Rusya’ya geçti. Bu, içinde bulunduğumuz asrın iptidalarında idi. Bizde henüz istibdat bütün şiddetiyle; fakat Rusya’da istibdadın kökleri, bir taraftan inkılâpçıların dahildeki faaliyetleri ve diğer taraftan da Japonya’nın indirdiği şiddetli darbelerin tesirleriyle zedelenmiş ve sarsılmakta idi. 

Bu âciz (Ağaoğlu burada kendisinden bahsediyor) de o zaman Avrupa’dan avdet ederek Bakü’de Aynizade Bay Ali ile beraber ilk gündelik Türk gazetesini kurmaya muvaffak olmuştu. Yusuf yukarıda zikrettiğimiz gibi amcasının fabrikalarını terk ederek Kazan’da çıkan Vakit gazetesiyle Bahçesaray’da çıkan ve akrabası merhum Gaspıralı tarafından neşredilen Tercüman gazetelerine yazılar yazıyordu. Bizim ilk muarefemiz gazete vasıtasıyla gıyaben olmuştur. Fakat 1908 senesinde Türkiye’de inkılâp oluyor, Rusya’da ise, dehşetli bir irtica meydan alıyor. İkimiz de Rusya’yı terk etmek mecburiyetinde kalıyoruz ve İstanbul’a gelerek burada yerleşiyoruz ve o günden bugüne kadar ayrılmaz yol arkadaşı oluyoruz.  

Yusuf, kendi yolunu daha o zamanlar neşrettiği ufak ve fakat pek mühim bir risale ile tayin ediyor. Bu risale: “Üç Siyaset: Türkçülük, İslâmcılık ve Osmanlıcılık” başlığını taşıyordu. Yusuf idealinin Türkçülük olduğunu ve Türk devleti için Türkçülük siyasetinden başka bir yolun hata olduğunu sarahaten izah ediyor.  

Bu suretle müşterek ideal başta Ziyâ Gökalp olmak üzere birkaç arkadaşı birleştiriyor. 

Ulus şairi Mehmet Emin’in teşebbüsü ve Ziyâ Gökalp’in de yardımıyla daha o zamanlar Selânik’te bulunan İttihat ve Terakkî umumî merkezi “Türk Yurdu” mecmuâsının kurulmasına karar veriyor. Umumî merkez tarafından gönderilen murahhas bana geldi ve mecmuânın benim evimdeki ilk kuruluşuna ezcümle Yusuf da iştirak etti. 

Mecmuânın idaresi Yusuf’a verildi. Hemen aynı zamanda Celâl Sahir, Köprülüzâde Fuad ve Hamdullah Suphi de mecmuâ etrafında toplandılar. Necip Asım, Fuad beyler gibi öteden beri Türk tarihiyle uğraşanlar da tabiatıyla mecmuânın erkânı arasında idiler. Selânik’te çıkan ve Ziyâ Gökalp tarafından ilham edilen “Genç Kalemler” etrafında toplanmış olan Ömer Seyfettin, Ali Canib gibi genç muharrirler de pek çok geçmeden “Türk Yurdu”na geldiler. 

Bu suretle “Türk Yurdu” etrafında gayet samimi ve kuvvetli bir ideal ocağı kuruldu. Mecmuânın idaresini ele alan Yusuf’a, bu ocakta ve bu ocağın yaptığı kıymetli mücadelede, tabiatıyla çok şerefli bir yer almıştı. 

Cesaretle diyebilirim ki Yusuf bu vazifesini kimsenin yapamayacağı bir fedakârlık ve bağlılıkla yaptı. Zaten o bütün hayatını vazife adamı olarak geçirdi. Üzerine aldığı her işe, bütün ruhu ve canıyla bağlanırdı. Kendisinden sonra “Yurt” birçok ellere geçti. Fakat kimse, O ve Celâl Sahir kadar muvaffak olamadı. 

Yusuf, İttihat ve Terakkî cemiyetine girmedi. Fakat ideal onu İttihatçılarla çalışmaya sevk etti. Şöyle ki İttihatçı olmadan halk arasında İttihatçı diye tanınmıştı. 

Yusuf aynı zamanda, Darülfünunda tarih profesörü idi. Bilâhare bu sıfatını Ankara’da muhafaza etti ve Ankara Hukuk Fakültesinde verdiği “Asrı Hazır” derslerine dair notları, memleketimizde şimdiye kadar emsali yazılmamış mühim ve kıymetli bir eserdir! 

Fakat bu vazifelerin haricinde birçok diğer içtimaî işlerde Yusuf kendini gösterdi. Harb-ı Umumî esnasında, Hilâl-i Ahmer cemiyeti kendisini Rusya’y, Rusya’daki Türk esirlere yardım için gönderdi. Bu vazifeyi de Yusuf, bin bir tehlikeler içinde, büyük bir muvaffakiyetle ve maharetle yaptı. 

Mütareke esnasında, tereddüt etmeksizin Anadolu’ya atıldı ve Kurtuluş mücadelesine iştirak etti. Malta’dan avdetimde Ankara’ya giderek onu ilk gördüğüm zaman tanımadım. Güzel bir ata binmiş, yüksek boylu, ak sakallı erkan-ı harp galonları içinde ve general sandığım birisi, üzerime atını yürüttü. Ben tevahhuşla bir yana çekildim. Yusuf kahkahalar savurarak: 

“Gördün ya! Biz askerler başı bozukları böyle yaparız!” dedi ve attan indi. Meğer yeniden askerlik hizmetine alınmış ve kuryelik yapıyormuş! 

Bir müddet sonra, Hariciye vekâletine alındı ve orada da kendisine verilen vazifeleri, büyük bir dikkatle ve liyakatle yaptı. 

Kurtuluş savaşı sonunda İstanbul mebusu oldu. İştirak ettiği muhtelif encümenlerde derin bir mesuliyet duygusuyla çalıştığı gibi meclis müzakerelerinde de vukuf ve bilgisiyle temayüz etti. Meclis faaliyetinde onu bilhassa Türk amele hayatı alâkadar ediyordu ve onun verdiği bir tahkir üzerinedir ki bugünkü iş kanunu lâyihası hazırlanıyor. 

Ve bütün bunları yapmakla beraber, Yusuf, Ankara Fakültesindeki derslerine muntazaman devam ediyor, birçok gazetelere ve mecmuâlara makaleler yazıyor, birçok cemiyetlere iştirak ediyordu. 

Son iki seneden beri kendini bilhassa “Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine” vermişti. Bu cemiyetin ikinci reisi sıfatıyla, gece, gündüz çalışmak lazım geliyordu. Merhum, cemiyetin muvaffak olmasını kendisi için bir şeref ve haysiyet meselesi yapmıştı. Ben öyle zamanlar biliyorum ki iki gün gece ve gündüz uyumaksızın çalışmıştır ve nihayet bayılmıştır. 

Yusuf vazifeye bu kadar bağlı idi! 

Onun geniş ve derin bilgileri, vazifeye bağlılığı, yüksek ve temiz ruhu, hassas ve necip kalbi ve bilhassa lekesiz ahlâkı, onu, kendisini yakından tanıyan dostlarının, ahbaplarının kalbinde yıkılmaz bir abide yapmıştır. 

O, kırk sene durmaksızın, Türk ülkelerinin her tarafında Türk gençliğini, terakkiye, tekâmüle, hürriyete ve insanî yüksekliğe çağırmıştır ve hiç şüphe yoktur ki onun ölüm haberi bütün bu ülkelerin hepsinde derin bir teessürle karşılanacaktır! 

Arkasında bıraktığı ve haklarında endişeden hiçbir dakika rahat etmediği refikasıyla iki çocuğuna Allah’tan teselli ve sabır dileriz. 

Ağaoğlu Ahmet.” 

Haberin Kaynağı: Ağaoğlu, Ahmet. YUSUF AKÇORA. 12 Mart 1935, Cumhuriyet Gazetesi, s. 3.

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

You may also like