“Öldüyse hepsi benim suçum mu?” (Çilem Doğan’ın Savunması)

3 Aralık 2020 0 Yazar: Zafere Doğru

Şiddet, Arapça kökenli bir kelime olarak Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre;

1. isim Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik.

2. isim Hız.

3. isim Bir hareketten doğan güç:
      Rüzgârın şiddeti.

4. isim Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma.

5. isim, mecaz Kaba güç.

6. isim, mecaz Duygu veya davranışta aşırılık.

anlamlarında kullanılan bir sözcüktür. Fakat bugün size bahsedeceğim konu şiddet kelimesinin kökeni, anlamı değil. Şiddet. Kadına şiddet.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre;

2010 yılında 203,

2011 yılında 128,

2012 yılında 144,

2013 yılında 231,

2014 yılında 290,

2015 yılında 293,

2016 yılında 288,

2017 yılında 349,

2018 yılında 404,

2019 yılında 418,

Son ayında bulunduğumuz 2020 yılında ise henüz 355 kadın cinayeti işlenmiştir. Burada henüz kelimesini kullanmamın nedeni Aralık ayında kaç kadının daha vahşice katledileceği hususunda bir tahminim olmaması. Umuyorum ki bu utanç verici 355 sayısı sabit kalır.

Siz değerli Misak-ı Zafer okuyucularına bu istatistikleri vermemdeki asıl neden ise, bunların birer istatistik veya sayı olmamasıdır. Bu sayıların isimleri, hikayeleri, anneleri, babaları, kardeşleri, eşleri, çocukları var. Yukarıda verdiğim sayıların bir hayatı var(dı). Önemli olan nokta da bu diye düşünüyorum.

Emine Bulut, Özgecan Aslan, Nadira Nadirova, Pınar Gültekin, Münevver Karabulut ve daha nicesi.

“Nasıl oldu anlamadım ama sanırım ben yaptım.

Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok. Annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş.

Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde.

O ölmese ben ölecektim.

O size, beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti, başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı, benim patlıcan fazla pişti diye, perdeler azıcık kirlendi diye, masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti, kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti. 

Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti.

Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti.

Siz onu 3-5 yılla yargılayıp, namusu kirlendi diye mazur görüp, yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama.

Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam.

Sonuna kadar idare edebilmiş olmam, elaleme değil de başıma gelenleri hep karakollara anlatmış olmam, kızıma hiç fark ettirmemiş olmam namusumdur.

O utanmamış yaptıklarından, benim utanacak bir şeyim yoktur.

İçimdeki hayatta kalma mutluluğunu atamıyorum Hakim Bey. 

Ağlayamamam bundandır.

Ne yalan söyleyeyim aynı acının çemberinden geçmiş, sağ kalabilmiş kadınlarla aynı koğuşta, bir ömür kazasız belasız da yaşarım ben ama benim bir kızım, bir de memleketin aç kaldığı bir adalet var.

Gel sen, ölmedim diye beni cezalandırma, benim bir derdim; kızımın bari mutlu olmasıdır.

Yanında ben olayım.

Can alan bir katil değil, can derdinde bir kadın de bana.

Kurşunla yatıp kurşunla kalkan, yastığın altında silahla yatan adamlar hiç eceliyle ölmüş mü?

Hem sevebilseydi o da ölmezdi di mi ama?

Öldüyse hepsi benim suçum mu?”

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.