Tarihe El Ense Çekmek

Tarihe El Ense Çekmek

23 Haziran 2020 0 Yazar: Semih Ayna

“Bu ülkenin” insanına arada şunu hatırlatmak gerekiyor: Hiçbir şey AKP’yle başlamadı. Hem iyi hem de kötü olan ne varsa öncesi var.

Aşağılık psikolojisinin, cahil özgüveninin, kulağının üstüne yatmanın, her şeyi kendine mâl etmenin eskisi var. Gerçeklerden kopmanın, gerçeklerden korkmanın burada kendine ait bir tarihi var.

İstediğini görüp istediğini görmemenin, “hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır olmanın”, hayal dünyasında yaşamanın mazisi var. Ve hayli geniş bir külliyatı var. Ciltlerle kitap yazılmış, en parlak nutuklara konu olmuş, hatta insanların birbirlerini öldürmesine sebep olmuş -hâlen de olan- bir yalanlar silsilesi.

Bu anlatılan bizim tarihimizdir.

“Hüzün ki en çok yakışandır bize” diyor şair. Ben bunu şöyle tercüme ediyorum: Biz kavramın bile karmaşasını yaratmış milletiz.

Kavramlar karmaşaya düşünce insan hüzünlenir. Duygusal bir milletiz muhakkak fakat zerre kadar soğukkanlı olamamanın da biraz tarihî sebepleri var. Daha doğrusu tarihin kendisi sebep oluyor buna. Hatta “bizim” baktığımız tarih sebep oluyor, en doğru yorum.

Tarihin bir bilim olup olmadığı halen tartışılır. Bence en iyi ihtimalle bir disiplindir. Bu da bir metodolojisi olmasını zorunlu kılar. Evet, tarihin bir metedolojisi vardır ve hiçte özgün bir isimle tariflenmez: Tarih metodolojisi.

Metodoloji önemlidir. Çünkü metodu olmayan şey özneldir. Bir şeyi nasıl yaptığınızı anlatmanız, hikâye ettiğiniz şey kadar mühimdir. Bazen hikâyenin kendisinden de mühimdir.

Tarihin tek bir metodu yoktur. Farklı ülkelerden farklı temsilcilerin ortaya attığı metodlar söz konusudur. Çünkü bazen bir ülkeyi, bir bölgeyi veya bir zamanı açıklamak özel bir metod kurmayı gerekli kılar. Fakat bu farklı metodlar günün sonunda şu iki kavramda “ortaklaşır”: Süreklilik ve eşzamanlılık.

Yani her olayın sebebi, kendinden önceki olaylarda yatar. Tıpkı yarının olaylarının sebeplerinin bugünün içinde bulunduğu gibi. Olaylar istedikleri kadar özgün olsunlar, başka yerlerde olan hadiselerle de doğrudan bağlantılıdır. Çünkü etkileşim kaçınılmazdır.

Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” ilanının sebebi de biraz buradadır. Küreselleşme “sayesinde” etkileşim zirveye çıkacak, bu olayların hızını artıracak, hız o denli artacak ki artık olayları takip etmek zorlaşacak. Bu hızlı deneme sürecinde her şey kullanılıp atılacağı için tarihte yeni bir şey meydana çıkmayacak. Çıkanlar da bütünlüklü bir görüntü arz edemeyecek. Her şey tükenince tarihin sonuna varılacak. İddialı bir çıkış!

Fakat Fukuyama beyefendi bu tezi ABD’de değil de Türkiye’de yazmaya kalksaydı muhtemelen kafası karışacaktı. Çünkü onun bahsettiği -kabaca- “süreklilik” ve “eşzamanlılığın” kırılması durumu, iddia ettiği gibi Sovyetlerin çöküşüyle meydana çıkmış bir olgu değil. Tarihteki ufak istisnaları haricinde bunu aralıksız iki tam yüz yıldır yapan bir millet var.

Doğru tahmin ettiniz: Türkler.

Fukuyama’ya tek seferde “yanlış” diyebilecek bir birikimim yok. Dünya’yı yalnız Türkiye’den ibaret görsem buna çok üzülmemi gerektirecek bir durum da yok. Çünkü Türkiye’de kimse Fukuyama’ya yanlış diyebilecek donanıma sahip değil. Kavgamız, diyebilmek olmalı oysa… Peki biz neyin peşindeyiz?

Tarihi tahrif!

AKP’yle zirveye (belki de zırvaya) çıkan bu mesele aslında Türklerin ata sporudur. Bilhassa kendisini havastan sayan (işin ilginci havasa kabulünü sağlayan da kendisi, yani toplum veya havasın diğer mensupları tarafından verilen bir paye değil) Türkler bu sporla uğraşmaktan ayrı bir zevk alırlar. Avam da onları izler.

Aslında avam kendi gündemini izler de bunlara da seyir zevki verdikçe ses çıkarmaz. Değişik bir kelime duyunca önce küfrü basar, sonra bilip bilmeden konuşur.

Avam-havas diye bakmak çok tehlikelidir. Çünkü günün sonunda şu gerçeği suratınıza en sertinden bir tokatla çarpar: “Bu işlerle” (adına ister fikir deyin, ister sanat deyin, ister yüksek kültür deyin) uğraşanlar hep “bir avuç insandır.” Ne yazık.

Hem bir avuç olmaları yazık. Hem bu bir avucun birbirine girmesi yazık. Hem bu bir avucun bir kısmının “kaçırılması” bazen katledilmesi yazık. Hem bu bir avucun zindanlara tıkılması, fırsat bulunca yakılması yazık. Hem de bu bir avucun toplumun kalanı üzerinde kurduğu hiyerarşik tahakküme yazık.

Evet, “masum değiliz, hiçbirimiz.”

Cemil Meriç Türk münevverinin çilesini Yahya Kemal’in Mehlikaa Sultan şiiriyle özdeş tutar. Şiir şöyle biter: “Mehlikaa Sultana aşık yedi genç / Oradan gelmeyecekmiş dediler.”

Dönülmez akşamın ufkunda mıyız? Bu uğursuz gecenin bir sabahı yok mu?

Sorular kesit kesit akla gelir. Bazen sorular kesif bir şekilde insan vücuduna hülûl eder. Fakat şimdi soruları bir anlık kovalım.

Tarih metodolojisinden bahsettik. Bu, biraz da tarihçilerin işidir. Geniş yığınları daha çok ilgilendiren şey tarih müfredâtıdır.

Müfredât Arapça “müfret”(tekil) kelimesinin “-ât” ekiyle türetilmesinden gelir. Bizde kullanılan şekliyle; “tamamı bilinen bir şeyi oluşturan tekil olguların, arka arkaya dizilmesi durumunu” tarif eder.

Mesela “fert” kelimesi de aynı kökten gelir. Fertler bütününe ise toplum denir. Yani, öyle diyorlar.

Tarihe el ense çekmek vak’asını (ki, bu bir vak’adır) bu iki kelimeyle değerlendirmek yerinde olacaktır. (Değerlendirmeyi benim yapıyor oluşum haricinde, öyle zannediyorum umum efkârda bir rahatsızlık meydana gelmeyecektir.)

Bizde müfredât hakikaten “tamamı bilinen bir şeyi oluşturan tekil olguların, arka arkaya dizilmesi durumunu” mu temsil ediyor? Ya da toplumumuz hakikaten fertlerden mi oluşuyor? Bunlar birbirine göbekten bağlı sorulardır. Hani soruları yukarıda bırakmıştık diye bir kontra çıkaracak kâriler (karılar değil, okuyucu demektir.) çıkabilir.

Bunları soru olsun diye sormadım.

Bizde fert meselesi biraz da anayasaya bağlıdır. Anayasada hakları tanımlanmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “kafa kağıdı” verdiği herkes vatandaştır. Fert, bu haklarının tamamını kullanan/kullanabilen kişiye denilir. Denilmesi gerekir.

Eğer anayasamız olmasaydı fertler olmaz mıydı? Tabii ki olurdu. Burada da sınırı toplum çizerdi. Ne için çalıştığı mühim değil, bir fayda yaratan herkes fert sayılırdı. (Bu cümlede “fayda” yerine “emek” yazarsanız Marksistler açısından da sıkıntı kalmayacaktır.)

Şükürler olsun bir anayasamız var. Yaşa Mithat Paşa!

Bugün bizde bu tanıma uygun pek kimse görünmüyor. Çünkü devlet-vatandaş ilişkisi “devlet baba-evlâd vatandaş” kıskacında kaldı. İçinde evlâd geçmeyen vatandaşlık talep eden herkes kapı dışarı ediliyor. Aslında kapı içeri demek lazım. Malûm, en meşhur cezaevimiz bir zamanlar Paşakapısıydı.

Bu cümleyi okuyan bir kısım vatandaş da “iktidara muhalefet ediyor” algısı oluşmuş olmalı. Halbuki alâkası yok. Çünkü bunu yalnız bugünkü iktidar değil, aşağı yukarı her iktidar yaptı, sonra gelenlerin de yapmayacağının garantisi yok. Hatta büyük ihtimalle yapacaklar. “Yapısal problemler” anlayacağınız.

Osmanlı Mebusan Meclisi’nden bu yana devleti idare edenlerin ilk yaptığı iş “makbul vatandaş” formülü bulmak oldu. İlk meclisimizde “Osmanlılık” para ediyordu. İkincisinde o kadar da para etmemeye başladı ki “Müslümanız” diyenler çoğunluk oldu.

Sonra arada iki savaş yaptık. Cihan Harbi ve Kurtuluş Harbi. Sonra Cumhuriyet…

Cumhuriyetin ilk işi vatandaş yaratmak oldu. “Şehirli-laik-Türk” vatandaşlar. Bu kıstasa uymayan halktan sayılırdı. Ve “halkımız plajlara akın edince vatandaş denize giremiyordu”.

Atatürk sonrası yıllarda bu vatandaş “tarifi” neredeyse her yıl değişmeye başladı. Sıkıcı bir iş olduğu için yazmıyorum. Sadece mevcut iktidar devrinde değişen makbul vatandaşlara bakmak kifayet eder. Önceleri “Küreselci-dindar-demokrat” oldu makbul vatandaşlık. Sonra demokrat düştü, İslamcı girdi. Peşine küreselcilerle yerelciler oyuncu değişikliği yaptı. Ardından İslâmcılık fazla dayanamadı, eski yerine gitti. Boşluk milliyetçilikle dolduruldu. Dindarlık yerini korumayı başarsa da laiklikle öpüşüp barışmak zorunda kaldı. En son “Yerelci-dindar-milliyetçi” olarak tescillendi “makbul vatandaş”.
(Bkz:”Dindar gençlik” ve “yerli-milli” söylemleri.)

(Burada bir parantez açmak zorunlu. Şehirlilik meselesinin gündemden düşmüş olması, esas sorunu görmezden gelmek demek. Yazının konusu olmadığı için girmedim.

Bir de yeni “makbul vatandaşı” 12 Eylül’den beri “Sünni-Türk” olarak gören solcular var. 12 Eylül’ün “Sünni-Türk” anlayışıyla, Türkeş’in “Türk-İslam Sentezi” veya Tayyip Erdoğan’ın “Sünni-Türk” anlayışı arasındaki farkları şöyle açıklarsak belki yaptıkları yanlışın farkına varırlar. Birisi Leninist-Marksist ise ötekisi Maoist. Diyorsanız ki “olsun hepsi komünist”, size her şey serbest. Gölge etmeyin yeter.)

Üzerinize afiyet birazcık milliyetçi olmam münasebetiyle bende son makbul vatandaş kitlesinin içine ucundan da olsa girebildim. Yakın zamanda denize gittiğimde çevrede halk yığınları görmezsem memnun olurum.

Mavrası bir tarafa makbul vatandaş olmak çok keyifli bir iş. Yani hiçbir şey yapmıyorsun, ama ötekinden farklı düşündüğün için “iyisin.” Hayatımda bu kadar aptalca çok az şey duydum. Olsun, bizim aptallığımız bile biriciktir.

Konuyu saptırmadan “ferde” bağlayalım. (Makbul vatandaş=fert)

Şimdi madem ben fert oldum, benim gibilerin sayısının artması lazım. Bu da ancak benim değerli görüşlerime uygun bir genç nesille mümkündür. Yoksa nerede kaldı benim makbul vatandaşlığım?

Genç nesilleri nasıl makbul kılacağız? Müfredât marifetiyle. Şimdi geldik en civcivli yere.

Ben milliyetçiliği beriki dindarlığı öteki yerelliği savunuyor. Aynı kökten gelmiyor, dünyaya aynı yerden bakmıyoruz. Fakat devlet babamız bizi bir odaya kapatmış, burada efendi gibi oynarsak bize cici oyuncaklar alacağını söylüyor. Ne yapsak da ötekini alt etsek? Yeni gelenleri kafalarsak… Tabii babamızın en akıllı çocuğu biz olmadığımız için öteki de aynısını düşünüyor.

Müfredât ve fert arasındaki ilişki burada ortaya çıkar. Bugünkü ferde uygun olanı yetiştirmek için “yarınkilerin” eğitilmesine müfredât denir. O zamana kadar bugünkü fertler fert olmaktan çıkarsa ne olur? Birkaç nesil ziyan olur. Devlet babamızda nesil biter mi? Bitmez. O zaman “no problem.”

Dikkat ettiyseniz müfredâta karşılık verdiğim ilk anlamdan nereye geldik. “Tamamı bilinen bir şeyi oluşturan tekil olguların, arka arkaya dizilmesi durumundan”, “bugünkü ferde uygun olanı yetiştirmek için “yarınkilerin” eğitilmesine” ulaştık. Demek ki, bazı sözcükler anlamına uygun kullanılmıyor. Bu da bir kısım “halkın” ve hatta vatandaşın neden Türkçe öğrenemediği sorusuna verilecek cevaplardan birisidir. “Anadil meselesi” de bugünlük “kapsama alanımız dışında” kaldı.

Müfredât yüzünden kayıp nesiller oluşuyor dedik. İnsanları 40 yaşına kadar bir rüyanın içinde yaşatırsanız, bu rüyadan uyanmak istemezler. Zaten uyanırsa ya dönek derler, ya da deli derler.

Türkiye’de kendisini yalnızca “laik” olarak görenlerin krizi de biraz buradadır. Uzun yıllar müfredâta bağlı kalmışlar, bir anda bu pozisyonu kaybetmişlerdir. Travma buradadır. “Neo-Kemalizmin travması” diyebilir miyiz? Dedik bile, hayırlı olsun.

Yine bir anlık konu dışına çıkacak olursak, yakınlarda yayınlanan bir ankete dikkatleri çekmek isterim. Gezici Araştırma Şirketi’nin, 2000-2004 arası doğmuş gençlerle yaptığı ankete göre, katılanların yüzde 68.7’si kendisini “Atatürkçü”, “muhafazakâr” veya “milliyetçi” gibi etiketler altında görmek istemiyor.

En aşağı 20 yaşına kadar herhangi bir “bize” dahil olma hadisesine – artık – karşı birisi olarak bunu olumsuz karşılamadığımı not düşmek isterim. Aksine memnun oldum. Biraz da anket katılımcıları adına üzüldüm diyebilirim.

Onlar istedikleri kadar kendilerini bir yerde görmesin aslında “bir yerdeler.” Hâlen olmayanları için ise üzücü bir haberim var: Taraf seçmek de bizim ata sporumuzdur. (“Bîtaraf olan bertaraf olur.”) Demek ki, bir kavganın içine çekilerek “biz” yapılmaları “çocuk oyuncağı”. (Olmaz diyenler için bkz: Gezi Parkı, 15 Temmuz…)

Lafı çok uzattık. Fert olmadan müfredât olmaz. “Fert” kavramının tarifi için sağlıklı bir toplum gerekir. Bunun yolu da devletin sağlıklı olmasından geçer. Kavgayı burada vermemiz gerekir.

İkide bir makbul vatandaş değiştiren, birçok nesli siyasi hırs uğruna heba eden yönetimlerin Türk devletine hükmetme devri kapanmalıdır. Tüm siyasi sürece sirayet eden bu sarsaklık nasıl mı ortadan kalkacaktır?

Onu ben bilmem. Fakat bildiğim bir şey var, tarihe el ense çekerek değil!

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

Semih Ayna

1996'da doğdu.

Latest posts by Semih Ayna (see all)