27 Mayıs 2015, Karadeniz’de bir yer.

Yaz güneşi tepeden vuruyordu. İhtiyar “delikanlı” eşine seslendi :
Mumları unutmadık değil mi?”
Kadın yumuşak görüntüsünün zıddına sertçe cevap verdi:
Ben senin gibi bunak mıyım?”
Tam 25 tane mumu tek tek sayarak ve özenle pastanın üzerine yerleştirdi.
İhtiyar delikanlı bunak lafına alınmıştı. Alzheimer illetine dûçâr olduğundan beri epey alıngan olmuştu. Durup durup parladı:
Bunak olmak, deli olmaktan iyidir.
Bu sefer de karısı sinirlendi. Her şeyi unutan bu herif, kendisine konulan şizofreni başlangıcı teşhisini unutmuyordu.
Gayet şık giyinmiş olmalarına aldırmaksınız ağız dalaşına başladılar. İstisna bir durum değildi. Her seferinde böyle başlar, sonra tabaklar havada uçuşurdu. 15 dakikalık meydan muharabesinin ardından kimse yaralanmaz, sakinleşirlerdi. Daha sonrasında ihtiyar delikanlı “Neden ortalık bu vaziyette? Ne oldu burada?” diye sorar, kadın insafa gelirdi. Ortalık elbirliğiyle temizlenir, olay tatlıya bağlanırdı. Aralarında tarihin başlangıcından beri süren bu mücadelenin yeni bir safhası başlamak üzereydi.

Kapı çalındı.

Gelenler, gençlerdi. Bu gençler Amerikaya okumaya gitmiş biricik oğullarının arkadaşlarıydı.
Oğulları her hafta onları arar, aşağı yukarı aynı şeyler konuşulurdu. O gün, çocuğun doğum günüydü. 25. yaşına basıyordu. Yoğun ders programından ötürü izin alıp gelememiş, saat farkından dolayı da henüz aramamıştı.
3 kız ve 3 erkekten oluşan genç grubu içeri bir müjdeyle girdiler. Oğulları telefon etmek yerine bir video göndermişti. Böylece kim bilir ne zaman sonra çocuklarının yüzünü görebileceklerdi.
İhtiyarları mutlu etmek için böyle hışımla içeri dalınca, bir meydan muharabesini engellediklerini fark ettiler. Derhal sırayla ellerini öptüler, sıhhatlerini sordular.
Bu manzara, ortamı yumuşattı. Gençlerden birinin önerisiyle geçici ateşkes ilan ettiler. Meydan muharabesi ertelenmişti.

Gençler muntazam bir sırayla oğullarıyla olan komik anılarını anlattılar. Gençlerin bu sevgisi anneyi kıskandırmış olacak ki, o da bebeklikten başlayarak tüm hikayeyi anlatmaya başladı. Baba vakur bir şekilde olanları izliyordu. Gençler, annenin durumun tek hakimi olmak imtiyazını kimseye bırakmayacağını anlayarak, sessizce dinlediler.
Hikaye bitince hep beraber oturup oğlanın çektiği videoyu izlediler. Anne ve baba görüntünün çok kısa olduğunda ittifak ettiler. Bunun üzerine bir kez daha izlendi. Herkes hüzünlenmişti. Oysa, video gayet komikti. Baba gençlere takıldı: “Hadi biz yavrumuzu özlüyoruz, size ne oluyor?”
Bir tanesi: “Biz de sizin için üzülüyoruz” dedi, sessizce. Anne tersledi: “Bu bunak için ne yaptığınız umurumda değil, ama bana neden üzülüyormuşsunuz?”
Genç verecek cevap bulamadı. Başka biri pasta kesme zamanının geldiğini söyledi. Konu kapandı, pasta kesildi ve yenildi. Tabii mumları kimin üfleyeceği de bir mesele oldu. Baba, atak davranarak mumları nefesiyle söndürdü. Cezası bir dilim az pasta yemek oldu. Ceza tabii ki anne tarafından kesilmişti.
Gündüz başlayan doğum günü geceye kadar sürdü. Gençler ve yaşlılar mutlu bir gün geçirdiler. Arada iç de geçirdiler. Keşke arkadaşları yahut oğulları da burada olsaydı diye. Olmadı. O gün herkes hafif buruk ama mutlu ayrıldı.

 

27 Mayıs 2017, Aynı Yer

Geçen senede bir öncekinin aynısı gibi geçmişti. İhtiyar biraz daha unutkan, ötekisi biraz daha huysuzlaşmıştı. Oğulları geçen yıl da gelmemişti.

Belki bu sefer gelir umudu vardı ihtiyar adamda. Çünkü önceki yıllarda olduğu gibi mazeret bildirmemişti. Yani, gelme ihtimali vardı. Üzerinde şık bir takım elbise olan adam duraksadı. Oturduğu yerin tam karşısına boş gözlerle baktı. Bu bakış 1 dakika sürmüştü. Ama ona 1 saat gibi geldi. Kararlı bir şekilde ayağa kalktı. “Bugün en güzel elbiselerimi giymeliyim” diye söylendi.
O gün hazırlıkları erkenden bitiren kadın da yan koltukta oturuyordu. Anlamsız bakışlarla kocasını süzdü. Adam yürüyerek odaya yöneldi.

Kapı çaldı.

Gelenler yine 3 kız ve 3 erkekten oluşan gençlerdi. Onlara müjdeli bir haberleri olduğunu söylediler. Çocukları onlara bir video hazırlamıştı. Yoğun ders programından ötürü gelemiyordu. Ama bir videoyla hiç olmazsa yüzünü gösterecekti. İhtiyar kadın sevindi.
Adam ise giyinmişti. Üzerinde bol yıldızlı, bol madalyalı bir üniforma vardı. Bu bir general üniformasıydı.
Gençler şaşkınlıkla ona bakıyorlardı. Çünkü ihtiyar emekli olduğu gün ütüleyip astığı üniformasını sonradan hiç giymemişti.
İhtiyar gururlu fakat mahzundu. Hüznü biraz evvel oğlunun gelemeyeceği haberini almasından kaynaklanıyordu. “Gelemiyor demek” dedi kendini sıkarak. Gençlerden birisi :” Şeref amca, en son telefon görüşmenizde söylemişti ya” dedi. Emekli Tümgeneral Şeref Paşa, hatırladı. Hakikaten öyle olmuştu. Bu sefer de kendine kızdı. Nasıl olur da unuturdu. Çare yoktu, unutulmaz denilenler de unutuluyordu.

Üniformasını çıkarmak üzere geri döndüğü esnada eşi Nezaket Hanım onu durdurdu. Haşin kadın gitmiş ismiyle müsemma bir kadın gelmişti adeta. Tıpkı gençliğinde olduğu gibi. Şeref memnun oldu. Koltuğuna oturdu.
Yine anılar, yine video izleme faslı ve pasta kesme meselesi… Her sene mutad olan ne varsa harfiyen yapıldı. Gençler gece geç saatte müsaade istediler.
Gençlerin gidişiyle ihtiyarlar baş başa kaldı. Müthiş bir sessizlik oldu uzun zaman. Sessizliği Nezaket Hanım bozdu.
Ne iyi çocuklar” dedi, “bizi hiç yalnız bırakmıyorlar
General “Vefalı çocuklar” diye ekledi.

O esnada evlere dağılmak üzere olan gençler sokağın başında durmuşlardı.
Çok zor olmalı” dedi kızlardan birisi. “Tek çocukları Onur şehid olalı tam 7 sene oldu”.
Erkeklerden birisi : “Birliğinde kaç asker bulunduğunu, bu askerlerin isim-soyisimlerini bile unutmayan Şeref amca, o günden beri unutkanlık hastalığına tutuldu”
Şeref hakkındaki bu malumatı babasından biliyordu o genç. Çünkü hem babası hem de amcası Şeref’in komutasında askerlik yapmışlardı.
Diğer bir erkek: “Nezaket Teyze de o günden sonra şizofrenik oldu
İlk iki anmada olmayıp üçüncüden sonra ekibe dahil olan Haysiyet ismindeki kız diğerlerine dönerek:
Biz yalan söylüyoruz. Aslında yalan söylemiyor, bu yalanı yaşıyor ve yaşatıyoruz.
Kızlardan başkası araya girdi: “İnsanlar mutlu oluyorsa, yalan söylemekten ne çıkar ?” dedi.
Diğer kız kafasıyla ona hak verdikten sonra devam etti: ” Tam oraya geliyordum. Onur’un daha önceki ses kayıtlarını bulup her hafta Şeref amcaları onunla konuşturmak hakikaten hoş bir fikirdi. Şehid olmadan az evvel çektiği videoyu her sene aynı duyguyla izlemek de çok güzel. Fakat onların tüm bunları hiç hatırlamadığını nereden çıkarıyorsunuz?” diye sordu.
Erkeklerden hiç konuşmayanı: ” Onur şehid olduktan bir hafta sonra ziyaretlerine gittim. Şeref amca bana Onur’un Amerikaya gittiğini bu yüzden evde olmadığını anlattı. Nezaket Teyze de onu destekledi. Pek üstelemedim. Bir sonraki gün tekrar gittiğimde aynı şey oldu. Bunun üzerine – sen o zaman olmadığın için- ekibin geri kalanıyla gittik, yine aynısı yaşandı.
Doktora sorduğumda, insanların kendilerine ağır gelen acıları hiç olmamış varsayarak yaşamaya devam edebileceğini söyledi. Bende bu yalanı uydurmaya o an karar verdim.

Bu hikayeyi ilk kez dinleyen Haysiyet isimli  kız şaşkındı. İnsan, evet, bazı acıları zihnine gömebilirdi. Fakat tek evladını şehid vermek unutulabilir miydi? Üstelik Onur şehid düşmeden 2 sene evvel darbecilik suçuyla tutuklanmış, 1.5 yıl hapis yatmıştı.

Hapisten çıkınca askerliğe dönmek için defalarca dilekçe vermişti. Dilekçelerin sonucunu beklerken devrelerinden birisinin Diyarbakır’da göreve başlaması üzerine ziyaretine gitmişti. Kışlaya “tehlikeli birisi” olduğu için alınmamış, giremediği kışlanın önünde nöbet tutan askerlere saldırı başlayınca Onur da teröristlere saldırmıştı. Saldırı püskürtüldüğünde 7 terörist öldürülmüştü. Nöbetçi bir er de şehid düşmüştü. Onur? Normalde Yüzbaşı olması gerekirken Teğmen rütbesinde bırakılan Onur? Evet, O da şehid düşmüştü. Böylesi bir ölüm unutulabilir miydi? Ya böylesi bir yaşam? Unutulmazdı.

Kız bunları düşünürken aklına bir şey takıldı: “Senin hikayenin hepsi tamam. Emeklerin yadsınamaz ama bu Amerika işi nereden çıktı?”
Erkek boş bakışlarla cevapladı: “Onu bende bilmiyorum. Askerlik onun için bir yaşam biçimi olduğundan başka bir mesleği seçmesi mümkün değildi. Amerikada askerlik eğitimi alacak desem…” Erkek durakladı.

Başka bir kız atıldı : “Mahkemesi sebebiyle yurtdışına çıkış yasağı vardı.
Amerika meselesini soran kız bu sefer üsteledi. “Bu kadar sene bu insanları kandırdık. Niyetimiz ne olursa olsun yalan söyledik. Onlara doğrusunu hatırlatalım. Hiç olmazsa hatırasıyla yaşasınlar, arafta kalmasınlar” dedi.
Erkek bu konuşmadan etkilendi. Diğer arkadaşlarına evlerine gitmelerini söyledi. Bu yalan onun başının altından çıkmıştı, o temizleyecekti. İşi yarına bırakmak istemedi, eğer Onur’un evinde  ışıklar yanıyorsa bu gece anlatacaktı her şeyi.

Eve geldiğinde ışıklar yanıyordu. Hem rahatladı hem gerildi. O esnada gök gürüldedi. Sağanak yağmur başladı. Ay, Şeref- Nezaket çiftinin evinin tam üstüne geldi. Evin kapısının açıldığını hissetti genç adam. Evet, kapı aralık bir şekilde duruyordu. Çıkarken kapalıydı. Yağmur şiddetlendi, artık eve sığınmak zorundaydı.

Evin içindeki sessizlik Nezaket ve Şeref’in diyaloğuyla şimdi bozulmuştu. Şeref, askerlik döneminden kalma yalnızca dağları gösteren bir harita çıkardı. Masanın üzerine koyduğu haritada parmağını bir noktanın üzerine koydu. Eski günlerdeki gür sesiyle, gözleri dolu fakat vakur bir şekilde: “Nezaket, oğlumuz buranın zirvesindedir!” dedi. Nezaket, iki damla gözyaşı döktü. Şerefin parmağını koyduğu yerin neresi olduğunu çok iyi biliyordu: Tanrı Dağları!

Bu çocuklar bizi her şeyi unuttu zannedip kandırıyorlar. Niyetleri güzel olmasa, hani bizim de inanmak isteğimiz olmasa yalan söylediler diyeceğim. Fakat, hayır insan duymak istediklerine inanır. Bizde bunu duymak istiyormuşuz. Yoksa Onur’u nasıl unutalım? Hatırlıyor musun Nezaket sen üzülme diye cezaevine bir ad takmıştı?”

Nezaket Hanım tek kelimelik bir cevap verdi:”Amerika.”

Kapının eşiğine kadar gelmiş delikanlı o an irkildi. Öyle bir irkilme ki, rüzgarı estirdi. Ani gelen uğultuyla sarsılan genç olduğu yerde zıpladı. Şeref sese doğru seslendi: “Kim var orada?”

Genç mahçup bir edayla salona girdi. Şeref ve Nezaket ona şefkatle baktılar. Nezaket “Tekrar hoş geldin oğlum” dedi. Şeref Paşa :”Gel bakalım Kazganoğlu.”
Benim bir komutanım vardı o da kendisine Kazganoğlu derdi. Biz Türklerin cennetinin Tanrı Dağları olduğunu ondan öğrendik. Bu yüzden her göreve çıktığımda Onur’a “Tanrı Dağlarına gidiyorum oğlum” derdim. Ne de olsa tehlikeli iş, gidip dönmemek söz konusu. Onur’da hep Tanrı Dağlarını merak ederdi.Bir gün “Baba buraya kimler gidiyor?” diye sordu. Bende “Askerler” dedim. “Öyleyse bende asker olacağım” dedi, oldu. “Ben Tanrı Dağlarına gideceğim” dedi ve gitti.

Genç mahcubiyetten yerin dibine girmişti. Söyleyecek laf bulamadı. Paşa devam etti: “Sen özür dilenecek bir şey yapmadın. Yalnızca bilmediğin var. O da şu : Biz şehitlerimizle birlikte yaşarız. Ve zaman zaman onları duyarız da…

Rüzgarın uğultusu gittikçe sertleşti ve bir cümleye dönüştü: “General Şeref’in ve Nezaket Hanımın oğlu Yüzbaşı Onur,Tanrı Dağlarında…”
Anlayabilse belki fazlasını da söylediler. Fakat genç bu kadarını anladı. General Şeref ve Nezaket Hanımla vedalaştılar.

Bir sonraki gün tekrar eve gittiğinde Nezaket Hanım ve Şeref Bey yine kavga ediyorlardı. Komşuları Alp Bey de oradaydı. Genci görünce kavgaya mola verdiler. Şeref Bey bir anlık bu gencin adını unutarak:”Evladım, dedi. Ne zamandır Onur’la görüşmedik. Bi telefon etsen de görüşsek…”

Genç boş bakışlarla Şeref Beye bakıyor, Şeref Bey komşuları Alp Bey anlamasın diye onun göremiyeceği fakat gencin göreceği zaviyeden göz kırpıyordu…

 

 

Bu yazı;
Kurdun önderliğinde yürüyenlere
Demir dağı eritenlere
Ergenekon’dan çıkanlara
Ve… Tanrı Dağlarında nöbet tutanlara ithaf olunmuştur!

 

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

Fırat Kazganoğlu

Meçhul bir zamanda doğdu. Muammaya müptela. Türkçü. Yazar.

You may also like