TÜRKİYE EKSENİ VE İBRAHİM ANLAŞMALARI

İsrail’in Orta Doğu’daki varlığını kalıcı hâle getirmek ve güvenliğini tahkim etmek amacıyla bölgesel güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren İbrahim Anlaşmaları, yalnızca diplomatik normalleşme süreci gibi gösterilmek istense de aynı zamanda jeopolitik pazarlıkların da zemini olacaktır. İbrahim Anlaşmalarını imzalamak, İsrail tarafından yıllardır sistematik biçimde zulme maruz bırakılan ve soykırıma uğrayan Filistin halkının haklı davasının üzerine son toprağı atmak demektir.

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere Türkiye, küresel Siyonizm tehdidine karşı Pakistan’ı da içine alan; Türkistan, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden oluşacak askerî, ekonomik ve teknolojik bir birlikteliğe liderlik etmek durumundadır. Türkiye bu hedefte farklı coğrafyalarda etkinliğini artırarak önemli adımlar atmaktadır. Böyle bir birliktelik, hem küresel ölçekte haklı bir dava için hem de ulusların gelecekteki varlığını tehdit eden hastalıklı bir düşünceye karşı verilecek varoluş mücadelesi açısından elzemdir. Bu süreçte yalnızca Arap ülkelerinin değil, ilerleyen dönemde herhangi bir tehdit unsuru oluşturmamaları adına, hâlihazırda İsrail ile diplomatik ilişkileri bulunan Kazakistan gibi Türki Cumhuriyetlerinin de sembolik olarak anlaşmaya dâhil edilmesi hedeflenebilir. Bunun temel amacı Türkiye’yi bölgesel anlamda kuşatmaktır.

Körfez ülkeleri ve Bilâdüşşam coğrafyası için emsal teşkil edebilecek en önemli gelişme ise Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılım sürecidir. Uzun süredir iki devletli çözüm olmadan bu anlaşmalara sıcak bakmayan Suudi Arabistan’ın tavrı, son dönemde patlak veren İran-İsrail savaş sürecinde Körfez ülkelerinin İran tarafından hedef alınması ve ABD’nin baskıları nedeniyle değişebilir. Nitekim Trump’ın, “Eğer ABD ile İran anlaşırsa; Türkiye, Pakistan, Mısır, Ürdün ve Katar da İsrail ile anlaşarak İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamak zorundadır.” şeklindeki açıklaması bu baskının en somut cümlesidir.
Amerika’nın bölgedeki tek ve en önemli hedefi İsrail’in güvenliğidir bu amaç doğrultusunda ülkelerin sınırlarının yeniden çizilebilmesi de dahil olmak üzere her şeyi göze almaktadır. İbrahim Anlaşmalarını imzalamasına karşılık Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğini tanıması bunun bir örneğidir. Benzer şekilde, Türkiye’ye de anlaşmayı imzalaması ve İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi karşılığında Adalar Denizinde bulunan adaların teklif edilmesi ihtimali dâhi söz konusu olabilir. Çok yönlü bir diplomasi yürütülerek İsrail’in bu konuda Yunanistan’ı ikna etmesi ise, tıpkı Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri örneklerinde olduğu gibi, gelişmiş savunma sistemleri ve siber teknoloji imkânlarına erişim sağlanması üzerinden gerçekleşebilir.

Sürecin mimarı olarak görülen Trump, Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçildiği ilk dönemde Netanyahu’nun söylemleri doğrultusunda ilk büyük icraatlarından biri olan İbrahim Anlaşmaları’nı bölge ülkelerine yayarak, Netanyahu ve İsrail’in desteklediği bir aday olarak Nobel Barış Ödülü’nü alma hedefi taşımaktadır. Bu bağlamda İbrahim Anlaşmaları, ülkeler açısından bir “kutsanma” yahut “lanetlenme” sınavı olarak değerlendirilmektedir. Evanjelik kehanetlere göre Kudüs’te üçüncü tapınağın inşası ve Mesih’in gelişi için İsrail çevresinde barışın sağlanması gerekmektedir. Son büyük savaşa giden süreçte barışı zorunlu gören bu kehanetler doğrultusunda hareket eden bağnaz ve ruh hastası anlayış, bölgeyi ve dünyayı ateşe atmak için adım adım ilerlemektedir. Ne yazık ki güç, para ve medya da büyük ölçüde onların yanındadır. Ancak zulme karşı mukavemet anlayışıyla Nemrut’un karşısına dikilen İbrahim gibi, bu mücadelede mazlumun yanında yer almak ve direnmek bize özgüdür.

Please follow and like us:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir