BENİM İÇİN ÜZÜLME

BENİM İÇİN ÜZÜLME

25 Haziran 2020 0 Yazar: Ahmet Akbaş

Şehrin ışıkları, otobüsün egzozundan çıkan kara dumanla birlikte görünmemeye başlamıştı. Bergen, Adana’dan ayrılırken yaşadığı bütün acıları da beraberinde götürüyordu sanki. Yüreği buruktu, daha 1 sene bile olmamıştı geleli fakat Bergen Adana’dan ayrılırken neredeyse 20 yıl yaşlanmış hissediyordu kendini…

Adana 1978
Ankara’da çalıştığı gazinonun sahibi bir akşam program çıkışında hiç adeti olmamasına rağmen Bergen’i odasına çağırtmıştı. Bergen odaya girdiğinde bir başkası da odada oturuyordu. Artık her olasılığa hazırdı, eğer gazinodan kovulacağı söylenseydi itiraz etmeden çıkıp gidecekti. Ankara’yı da çalıştığı gazinoyu zaten da sevmiyordu. Gazinonun patronu söze girdi, “Ahmet Bey’in Adana’da gazinosu var, senin de sesini çok beğenmiş ve onunla birlikte Adana’da çalışmanı istiyor.” Dedi. Bergen, şaşırmış bir haldeydi ama Ahmet Bey’in teklif ettiği ücret burada kazandığının neredeyse iki katıydı ve düşüneceğini söyleyerek odadan ayrıldı.

Bergen, bütün gece uyumamıştı. Annesiyle birlikte Adana’ya vardıklarında Ankara’da anlatılan gazinonun aslında pavyon olduğunu, konsomasyon yapan kızların çalıştığını görünce sinirlendi. Pavyonun sahibi Ahmet Bey’le aralarında uzun tartışmalar çıktı. Bergen, sadece şarkı söyleyeceğinin garantisini aldıktan sonra işi kabul ederek kendisi ve annesi için ayarlanan otele gitti.

Bergen 1 aydır Adana’da çalışmaktaydı. Haftanın altı günü sahneye çıkıyor, şarkılarını söylüyordu. Ankara’yı ve kötü anılarını arkasında bırakmıştı, çok mutluydu. Mersin’e, ailesine bu kadar yakın olmak Bergen’i ayrıca mutlu ediyor ve heyecanlandırıyordu. Çocukluğunda annesi ile birlikte geldikleri Adana’da yaşıyordu artık. Çalıştığı pavyonla 8 aylık bir sözleşme imzalamıştı. Pavyonda tanıştığı Feraye ile arkadaşlık etmeye başladı. Feraye, Bergen’in Adana’da ki tek arkadaşıydı. Bergen, neredeyse 1 aydır annesi dışında kimseyle konuşmuyor, insanlara her zamanki mesafeli tavrıyla yaklaşıyordu.

Bergen, o gün erken uyanmıştı ve hazırlanmaya başladı. Dün geceki yorgunluğu ve bitkinliği yüzünden okunuyordu. Kalktı, elini yüzünü yıkadı ve üzerine çiçekli, ince elbisesini geçirerek otelin yakınındaki çay bahçesinde Feraye ile buluşmak için yürümeye başladı. Feraye çoktan gelmiş, kahvesini söylemiş ve Bergen’i bekliyordu. Bergen, Feraye’yi ilk gördüğünden beri o neşeli, güleç kadının içinde sakladığı acıyı ve mutsuzluğu görebiliyordu. Belki de bu yüzden kendine yakın hissederek arkadaşlık etmeye başladı.

Tekrar kahve söyleyip sohbet etmeye başladıklarında Feraye sanki bu anı bekliyormuşçasına konuşmaya başladı “Benimki acayip bir hikaye be Bergen. Sinema filmi gibi.” Dedi ve sonra burnunu göstererek “Bu hale gelene kadar kaç ameliyat geçirdim bir bilsen…” Dedi. Bergen, şaşırmış bir halde “Estetik mi yaptırdın kız?” diye sordu. Feraye hemen lafa girişerek anlatmaya başladı “Yaptırdım tabii. Herif kırdı burnumu. Yüzüm gözüm darmadağın oldu.” Dedi. Bergen, gayri ihtiyari sordu “Kim? Nasıl yaptı?” , “Kim olacak, benimki. Yani eski benimki…” Dedi. Feraye, başka bir soruya müsaade etmeden hikayesinin geri kalanını da anlatmaya başladı “İmam nikahlı kocam beni hep döverdi. Onun beni dövmesi için herhangi bir nedene ihtiyacı yoktu. Kıskanırdı döverdi, canı sıkılır döverdi, sevdiği için de döverdi. Ben, bununla kaçıp Adana’ya geldim. Evlenecektik. ‘Biraz para biriktirip evleniriz, o zamana kadar da imam nikahı kıyarız’ Dedi. Sonra iş bulamadı. Bir gece geldi ‘Sana iş buldum.’ Dedi. Ben de iyi dedim, ikimiz de çalışır, para kazanırız. Meğer bulduğu iş konsomatrislikmiş.” Bergen’in duydukları karşısında dudağı uçuklamıştı. Erkekler hep böyle kötü müydü? Diye düşünmeden edemedi. Feraye devam etti “Başta bir yok mok dedim ama o da aynı pavyonda fedailik yapacakmış ‘Ben seni kollarım, merak etme.’ Dedi. Ben de inandım. Ne yapayım Bergen? Çok seviyordum.” Dedi. Bergen’in aklına Yalçın geldi. Acaba hala seviyor muydu Yalçın’ı? Şimdi çağırsa gider miydi?

Bergen, düşüncelerini susturup Feraye’yi dinlemeye devam etti. “Çalışmaya başladıktan sonra her gün dövmeye başladı. Kıskanıyordu. ‘Vay sen çok konuştun, o adama neden cilve yaptın?’ Yer misin yemez misin… Birkaç kere artık çalışmak istemediğimi söyledim. O zaman da kolumdan tutup zorla götürüyordu. Ben işte o zaman bırakacaktım bu işleri Bergen ama olmadı. Beş kuruş para biriktiremedik. Meğer başka biriyle daha imam nikahı yapmış. Ona ev tutmuş. Ne kazandıysak hepsini o kıza yetiştirmiş. Kızcağızı da bir görsen daha ufacık çocuk. Sonra bir gün eve gittim, bu eşyalarını falan toplamış gitmiş. O günden sonra da bir daha görmedim.” Dedi. Bergen, Feraye’ye üzülmüştü. Arkadaşlıkları yaşadıkları acılarla yoğrulmuş ve daha fazla yakınlaşmışlardı.

Bergen, Adana’da çalışmaya başlayalı neredeyse iki ay olmuştu. Her zaman arabalara zaafı vardı. Çalışıp kazandığı para çarçur olmasın diye sözleşmesini son model, kırmızı bir araba almak üzere yaptırmıştı. Patronu Ahmet Bey de ehliyet işini tanıdıklarını araya sokarak halletmişti.

Bergen, araba sürmeyi çok seviyordu. Annesini de alıp Mersin’e gitmeyi abilerine, ablalarına ve babasına sürpriz yapmayı çok istiyordu. O geceyi bütün ailesiyle birlikte geçirmişti. Yıllar sonra kavuşmanın huzuruyla bütün gece sohbet ettiler. Ertesi gün, babasının yanına giderek onu da gördü ve sonra tekrar Adana’ya döndü…

Bergen Adana’ya geleli artık neredeyse 3 ay olmuştu. Sahneye çıktığı her gece onun için büyük bir mutluluktu, çok seviyordu şarkı söylemeyi. Sahneye her çıkışında, tam karşı masasında simsiyah gözleriyle ona hayran hayran bakan esmer bir adam oturuyordu ve her sahneden inişinde de kulisinde isimsiz bir demet çiçek… Bergen, hiç kimseyi yanına yaklaştırmak istemediği için her gün gelen çiçekleri çöpe atıyordu.

Artık emindi, çiçekleri gönderen kişi her akşam karşısında onu büyük bir hayranlıkla izleyen kara gözlü esmer adamdı.

Bergen, ısrarla her gece çiçekleri çöpe atıyor fakat yine her gece çiçekler geliyordu kulisine. Bir akşam yine kara gözlü esmer adam tam karşısında onu seyrediyordu. Bergen, kulise döndüğünde yine çiçekler… Artık dayanamayıp çiçekleri kaptığı gibi paldır küldür gitti adamın masasına ve bu çiçekleri neden gönderdiğini sordu. Bergen, dik başlı ve dağ gibi bir kadındı. Adamdan hesap sormaya başladı. Karşısında oturan adam, mahcup bir şekilde “Evet.” Diyebilmişti sadece. Bergen, sert bir dille “Tamam. Ben hepsini çöpe atıyorum, bir daha da göndermezsin kardeşim!” Dedi ve geldiği hışımla kulisine dönmüştü…

Bu olayın ardından birkaç gün sonra Bergen, sahneden yeni inmiş, kulisine dönmüştü. Daha terini silemeden kulisin kapısı açıldı, pavyonun ayak işlerine bakan küçük çocuk bağırarak “Abla koş!” Dedi. Bergen, şaşkınlıkla sordu “Ne oldu lan?!” ve annesiyle birlikte küçük çocuğu hızlı adımlarla takip etmeye başladılar. Pavyonun garajına açılan arka kapısına geldiler ve Bergen gördüğü manzara karşısında donakalmıştı. Çok sevdiği kırmızı arabasından çıkan turuncu alevler gözlerini kaplamıştı. Bergen, arabasının yanına koştu ve toprak atarak söndürmeye çalışan adamlardan birinin elindeki küreğe yapıştı fakat adam onu geri iterek yere düşürdü. Bergen, hüngür hüngür ağlıyordu. Pavyondaki müşteriler ve çevredeki insanlar su taşımaya başlamış, kül olmaya başlayan arabayı söndürmeye çalışıyorlardı.

O kalabalığın arasından biri, yerde oturup ağlamakta olan Bergen’e yaklaşarak “Ağlama… Sen üzülme.” Dedi. Bergen, kendisine sıcacık bakan kara gözleri tanımıştı. Her akşam karşısında onu seyreden, çiçekler gönderen esmer adamdı. Kanı kaynamıştı ona. O güne kadar hiç böyle samimiyetle bakan gözler görmemişti.

Bergen’in hayatı artık değişmeye başlamıştı. Kendisine böyle güzel bakan, ona yardım eden adamla görüşmek ve onu tanımak istiyordu. Bir seferinde patronu Ahmet Bey’e gönderilen çiçekleri şikayet ederken adını da öğrenmişti zaten. Kendisine hayran olan kişinin adı Halis’ti…
Arkadaşı Feraye, Bergen ile Halis’in arasını yapmak için çok uğraşıyordu. Sanki aralarındaki bir posta güvercini gibiydi. Halis’le her buluşmalarında, önce Feraye ile otelden çıkıyor sonra yine onunla otele dönüyordu. Annesine biriyle görüştüğünü söyleyip huzursuz etmek istemiyordu. Yalçın’dan beri ilk defa bir erkeğe karşı kendini bu kadar yakın hissediyordu Bergen. Halis, onu kıskanıyor, sevdiğini açıkça belli ediyor ve sahip çıkıyordu. Bergen de zaten Halis’in en çok bu sahiplenici duruşu ve mertliğinden hoşlanmıştı.

Bir akşam yine sahneden inmiş ve kulisine doğru yürümeye başlamıştı. Pavyonda ayak işlerine bakan küçük çocuk arkasından seslendi ve Bergen’den garaja açılan arka kapıya doğru gelmesini istedi. Bergen, arabasının küle döndüğü o günden beri hiç o kapıya yürümemişti. Arka kapıyı her gördüğünde de o gece aklına geliyor ve üzülüyordu. Küçük çocuk kapıyı açtığında Bergen gözlerine inanamadı… Daha birkaç gece önce kül olan arabası karşısında duruyordu. Bergen, şaşkınlıkla baktı arabaya ve sonra fark etti ki kendi arabası değildi. Küçük çocuk Bergen’in kulağına yaklaşarak “Halis abimin hediyesi abla.” Dedi ve ardından da “Halis abim yan taraftaki çardakta seni bekliyor.” Diyerek oradan uzaklaştı.

Bergen, arabaya şaşkınlıkla bakıyor ve annesine ne diyeceğini bilemiyordu. Daha birkaç gün önce kulisine gelen çiçeklerde kül olan arabasının ödenmiş senetleri ve bulduğu notu bile zor açıklamıştı. Notta “Beni tanısan seversin.” Yazıyordu. Sabahat Hanım, bu olaya sinirlenmişti ve kızına neden böyle bir hediye geldiğini sorup duruyordu. Bergen, annesini bir taksiye bindirdikten sonra pavyonun yan tarafındaki çardağa doğru yöneldi. Heyecanlıydı ve koşar adımlarla yürümüştü. Bergen, çardağa vardığında nefes nefeseydi ve Halis’in dudaklarından şu cümleyi duydu “Bergen, evlenelim mi?”…

Bergen, duyduğu minnet ve sahiplenilme duygusuna yenik düşmüştü. Yıllardır babasından, abilerinden ve ablalarından ayrı şekilde büyümenin verdiği bir yoksunluktu bu belki de. Bergen, teklifi kabul ederken havalara uçuyordu. Fakat annesine bunu nasıl söyleyecekti? Annesi bu genç yaşında evlenmesine izin verecek miydi? Bergen’in en son kafasına takacağı şey buydu. Her zaman kendi istediğini yapmamış mıydı? Şarkıcı olmasını istememelerine rağmen sahnelerin tozunu attırmıyor muydu?

Bergen’in yüreği mutluluk doluydu sanki kalbi göğüs kafesinden çıkıp kanatlanacaktı Halis’i beklerken. Biraz geç kalmıştı ve Bergen bunun için biraz endişelenmişti. Annesi koltukta otururken hala Bergen’in bu kararından dönmesi ümidini taşıyordu fakat o kararlıydı. Ona sahip çıkan, zor gününde ona kol kanat geren ve sevdiği adamla evlenecekti Bergen. Bunun sadece bir otel odasında olmasından dolayı buruktu. Her genç kız gibi o da istiyordu beyaz gelinlikle baba evinden çıkmayı, beline masumiyetinin simgesi kırmızı kuşak takmayı. Fakat artık bunun bir önemi yoktu ne de olsa kabul etmişti ve böyle sade bir nikahla da olsa Halis’le evlenmek istiyordu.

Ve evlendi…

Bergen artık evli bir kadındı ve kocası Halis’in isteği üzerine de sözleşmesi bittikten sonra sahneleri bırakacaktı. Zaten artık evinde kocasına yemekler hazırlamak, temizlik yapmak istiyordu. Son sahneye çıkışlarında da kıyafetlerini değiştirmeye başlamıştı Bergen. Dekolteli kıyafetlerini rafa kaldırmış ve artık daha kapalı tuvaletler giyiyordu.

Her akşam kocasına sofralar hazırlıyor, pencerenin önüne oturup yolunu gözlüyordu. Tek eğlencesi sabahtan akşama kadar dinlediği şarkılardı. Zaman zaman eşlik ediyor, içleniyordu şarkıları dinledikçe. Müslüm Gürses’in plaklarını dinliyordu en çok Halis’i beklerken. Ne de güzel söylüyordu Müslüm Bey “Toprak gibi ezdin, beni kül ettin. Kullarına beni oyuncak ettin. Sanki yetmez gibi eziyet ettin. En sonunda beni isyankar ettin..”. Bergen, bu şarkıları dinledikçe kendinden parçalar buluyordu…

Çok mutlu geçirdiği birkaç ayın sonunda artık Halis eve her zamankinden daha geç geliyordu ve bazen de 1-2 gün ortalıktan kaybolduğu oluyordu. Halis, Bergen’e alım-satım işleriyle uğraştığını ve bundan dolayı bazen haber veremediğini söylüyordu. Bergen ise daha fazla soru sorarak bunaltmak istemediği için Halis ne derse tamam diyor ve evinin kadını olmaya devam ediyordu. Fakat sahneleri de şarkı söylemeyi de çok özlüyordu. Halis bir gün çıktı evden ve 5 gün boyunca gelmedi. Bergen’in kafasında türlü sorular vardı ve artık Halis’e bu soruları soracaktı. Kararlıydı Bergen. Sevgisine güveniyordu. Halis eve geldiğinde “Neredesin sen günlerdir?” diye lafa girdi sert bir tonla. Böyle sert bir tonu Bergen’den hiç duymamış olan Halis, halletmesi gereken işler olduğunu söyleyerek geçiştirdi. Fakat Bergen’in artık geçiştirilmeye tahammülü yoktu ve hesap sormaya devam etti. Artık tartışıyorlardı ve ikisinin sesi de son derece yüksek çıkıyordu. Küfürleşmelere varan tartışmanın sonunda Halis’ten Bergen’e ilk tokat…

Bergen, karşılık vermeye çalışmıştı ama Halis’in durmaya niyeti yoktu ve tokatların ardı arkası kesilmedi. Son tokatla birlikte Bergen, salondaki sehpaya çarptı ve üzerindeki vazoyu düşürdü. Vazonun kırılan parçalarından bir tanesi bacağına saplandı fakat Halis durmadı. Bu sefer de yerde canı acıyan Bergen’in boğazını sıkmaya başladı, öldürecek gibi sıkıyordu. Bergen, son bir çabayla çığlık atmaya başladı ve kapının çalındığını duydu. Halis’i üzerinden attıktan sonra kapıyı açtığı gibi koşmaya başladı. Kapılarının önünde ona anlamsızca bakan komşularına aldırış etmeden koştu Bergen…

Nereye gidecekti? Sığınabileceği kim vardı bu şehirde? Bergen’in aklına Feraye geldi. Fakat evlendiği günden beri Halis’in isteği üzerine Feraye ile görüşmeyi kesmiş hatta bir keresinde eve gelmesine rağmen kapıyı bile açmamıştı. Bergen, Feraye’ye sığındı… Feraye kapıyı açtığında yüzü gözü morarmış, bacağı kanayan Bergen’i gördü ve hemen içeri aldı. Yaralarına pansuman yaptı, bir şişe viski çıkardı vitrinden… Hiç konuşmadılar. Evdeki sessizliği bir boşalıp bir dolan kadehler ve sigara yakma sesleri bozuyordu sadece. Feraye, Bergen’e yatak hazırladı ve yatırdı…

Bergen, sabaha kadar uyumadı… Sessiz sessiz ağladı ve kapının Halis tarafından çalınmasını bekledi. Sabah kapı çalınmıştı nihayet. Feraye, Halis’i içeri aldıktan sonra Bergen’in yanına gitti. Bergen, odadaki küçük aynaya bakarak saçlarını düzeltiyordu. Feraye, odasına çekildi ve kapısını kapattı… Bergen, Halis’in önünde diz çöktü ve yanaklarından süzülen gözyaşlarını sildi. Top oynarken komşusunun camını kırmış bir çocuk gibi mahcuptu Halis. Sanki saatler önce öldürecek gibi boğazına sarılan, tokatlar atan o değildi. Sadece “Affet beni.” Diyebilmişti Halis kısık bir sesle. Bergen de “Sen de beni affet… Çok seviyorum seni.” Demişti. Bergen, bir daha böyle bir şey yaşanmayacağını düşünerek döndü evine. Fakat Bergen yine yanılıyordu. Eve döndükten sonra da devam etti dayaklar… Bergen, yanaklarında patlayan tokatlara daha sert karşılık veriyor ve böylece yediği dayağın da şiddeti artıyordu. Bergen artık her gün alkol alıyordu. Sabah kalkıp içmeye başlıyor, akşam uyuyakalana kadar devam ediyordu. Belki de acılarını bu şekilde bastırıyor, içindeki fırtınaların hızını yavaşlatıyordu…

Yine bir gece Halis’le kavga ettiler. Bergen’in artık dayanacak gücü kalmamıştı ve arabaya atladığı gibi Mersin’e doğru yola çıktı. Bergen, Mersin’e vardığında nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Ablasının kapısını çaldığında kendine gelebilmişti. Yüzündeki morlukları ve dayağın izlerini kapatmaya çalışmış ve ablasının da soru sormasına izin vermemişti. Mersin’de kaldığı birkaç gün içerisinde Halis sürekli aramış, yine özür dilemiş ve dönmesini istemişti. Bergen de biraz daha kalıp geri döneceğini söylemişti. Sürekli uç noktalarda gezen ilişkileri onu yıpratmıştı ama Bergen, Halis’i hala çok seviyordu. Ya birbirlerini çok seviyorlardı ya da öldüresiye nefret ediyorlardı. Onlar için ortası yoktu artık..

Bergen, birkaç gün Mersin’de kaldıktan sonra Adana’ya dönmek için yola çıktı. Halis’e sürpriz yapacaktı. Bu nedenle döneceğini söylememişti. Büyük bir heyecanla kapının önüne gelip anahtarı taktı fakat kapının arkasında anahtar vardı, açamadı kapıyı. Halis evdeydi. İçeriden gelen sesleri dinledi Bergen ve bekledi. Halis kapıyı açtı ve Bergen’e sarılarak salona kadar götürdü. Halis, salonun kapısını kapattı ve konuşmaya başladılar. Birden dış kapının sesini duydu Bergen. “Ne oluyor? Biri mi vardı evde?” Dedi. Halis, salonun kapısını açtı, etrafa baktı ve kimsenin olmadığını söyledi. Bergen, oturduğu yerden fırlayıp yatak odasına girdi ve etrafı karıştırmaya başladı. İçindeki kuşkuyu gidermeliydi. O anda yatağın altında bir kadın külotu buldu ve yine küfürler ederek ederek tekme tokat saldırmaya başladı. Halis, bu sefer daha sert karşılık vermişti. Küfürler, çığlıklar, tokatlar, yumruklar…

Belki saatlerce sürmüştü bu.

Halis, evden kaçar gibi çıkıp gittiğinde Bergen ağlıyordu. İçki içmeliyim ve sakinleşmeliyim diye düşündü. Akşama kadar pencerenin önünde oturmuş, ağlamış ve içmişti. Halis’in yolunu gözlüyordu hala. Karanlık çöktüğünde Bergen, oturduğu yerden kalktı ve elini yüzünü yıkadı. Küçük bir valiz hazırladı. Artık gidecekti ve kurtulacaktı. İhaneti daha fazla kaldıramazdı. Fakat Bergen’in çok az bir parası vardı, bir yerlerden para bulmalıydı. Aklına yine arkadaşı Feraye geldi. Bergen, pavyona gitti.

Feraye’yi buldu. Feraye anlamıştı Bergen’in gideceğini ve aylardır içine dert olan şeyi lafı dolandırmadan “Bergen… Halis evli.” Dedi. Bergen yıkılmıştı. Nikahları da sahteydi. Feraye, Halis’in zaten boşanacağı için yaptığını söyledi ve af diledi. Bergen, artık kesinlikle Ankara’ya, evlendiği günden beri yanında olmayan annesinin yanına gidecekti. Feraye’nin odasından çıktı ve pavyondaki küçük çocukla karşılaştı. Çocuk, Bergen’in yüzüne utanarak baktı ve “Abla sana bir şey söylemem lazım. Ben bunu sana nasıl yaptım üç kuruş para için.” Dedi. Bergen, şaşırmıştı ama artık ne duyarsa duysun fark etmezdi onun için. Çocuk, gözleri nemli bir şekilde “Abla arabanı Halis abi yaktı. Bana da para verdi sana söylemem için.” Dedi. Bergen’in boğazına bir yumru oturdu. Bu uzun günde kaç sigara içmiş, kaç şey duymuş ve görmüştü. Ankara otobüsünü beklerken terminalin içinde oradan oraya saklanmış ve beklemişti…
Artık sonunda kaçıyordu Adana’dan…

Gözlerini kapattı. Zihni biraz uyumasına müsaade etse ne kadar güzel olurdu…

Devamı 13 Temmuz’da Misak-ı Zafer’de!

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

Ahmet Akbaş

Latest posts by Ahmet Akbaş (see all)