Patronajın Çöküşü:Eski Tartışmalara Sistemli Bir Bakış Önerisi veya Neden Türkçü Münevver Yetiştiremiyoruz?

Patronajın Çöküşü:Eski Tartışmalara Sistemli Bir Bakış Önerisi veya Neden Türkçü Münevver Yetiştiremiyoruz?

31 Ağustos 2020 0 Yazar: Semih Ayna

Bizde genellikle “sosyal bilimlerin babası” gibi sıfatlarla selâmlanan Max Weber aslında “devlet” kavramı üzerine de ciddi araştırmalarda bulunmuş bir Alman düşünürüdür. Sosyal bilimlerle ilgili tartışmaları uzun zaman Fransızca izleyen münevver takımımız Weber’den Fransızlar sayesinde haberdar olmuş, bu da sosyal bilimlerin temel tartışmalarıyla sınırlı kalmıştır.

Cumhuriyetin kuruluşunun ardından Weber’in devletle ilgili görüşleri de yavaş yavaş ülkemize “çevrilmiş” fakat esas patlama İkinci Savaş sonrası yurtdışına (başta ABD) giden akademisyenlerimizin katkılarıyla yaşanmıştır. Bugün; tarihten sosyolojiye oradan uluslararası ilişkilere kadar birçok “sosyal” bilimin uzmanları Weber’e atıf yapmayı bir zevk haline getirmişlerdir.

Derinlikli bir “mütecessis” olan Weber’in çalıştığı konulardan yalnızca birisi bugün bizi ilgilendiriyor: Patrimonyal Devlet Yapısı.

(Padre, peder veya peter kökünden) Patrimonyal Toplum; “sosyal onur, statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği” toplumlara Weber’in taktığı isimdir. Bizim Devlet-i ‘Aliyye buna mükemmelen uyar. Fakat sadece Devlet-i ‘Aliyye mi?

Cumhuriyet kurulduktan sonra, sistemin oturması için, eskiyle bağlar koparıldı. Cumhuriyet bir müddet “Osmanlı’nın devamı olmadığını” bağırıp durdu. Bu söylenmesi mazur görülecek, sebepleri olan bir yalandı.

Muhakkak farklılıklar vardı. Mesela devletin yönetim şekli değişmişti. Saltanat kaldırılmış, ordu yeniden kurulmuştu. Bürokrasi neredeyse sıfırdan “dizayn” edilmiş, başkent taşınmıştı. Fakat tüm bu “yeniden kurma” işini yapanlar, aslında neyi nasıl kuracaklarını imparatorluktan öğrenmişlerdi. Artık imparatorluğun çökmesinin mukadder görüldüğü anda ise, cumhuriyeti ilan etmişlerdi. Yoksa millet aynı milletti. Hatta devlet –evet, devlet- aynı devletti.

“Farklılık” diye saydığımız hususlara dikkat edildiğinde tamamının birincil derecede önem arz ettiği fark edilecektir. Milletlerin ölüm-kalım savaşında nispeten tali önemde sayılabilecek noktalarda ise cumhuriyet, şaşırtıcı şekilde, olduğu gibi imparatorluk geleneklerini sürdürmüştür.

Örnekse spor dalında, her şey değişmekle beraber, “atçılık ve güreş” sevdası aynen devam etmiş, kılık-kıyafet hatta zihniyet bir devrime tâbi tutulurken düşünce ve sanatta “patronaj” bahsi aynı kalmıştır.

Patronaj, bildiğimiz patronun müessese şeklidir. Bilhassa eski toplumlarda başta şiir ve resim olmak üzere sanatla uğraşanların geçimlerini sağlamaları çok zordu. İki şeye aynı anda ihtiyaç duyuyorlardı: Para ve prestij.

Patrimonyal toplumlarda bu sorunu çözebilecek yalnızca bir merci vardı: Padişah.(Farsça kökünden getirirsek peder-şah)
(Bilhassa Gazali’den sonra “düşünce” yalnız devleti yöneten ekâbirin elindeydi.)

Her şeyin olmasa da, “sosyal onur, statü ve mertebelerin” tek meşru kaynağı konumundaki sultanlar, resim sanatı “bu tarafta” pek gelişmediğinden, bilhassa şiirle yakından ilgilenirlerdi. (Hüsn-i hat, minyatür gibi sanatlar da patronaja muhtaçtı.) Şairlere “in’âm” adı altında para, “meliku’ş-şu’arâ”(şairlerin sultanı, başşair) ve “musâhip”(danışman) gibi mertebeler verirlerdi. Vüzera takımını da bu işe dahil eden sultanlar, böylece patronajı çeşitlendirirlerdi.

Şâirlere düşen ise bu para ve makamı önce haketmek ardından korumaktı. Bunun için “velinimet” gördükleri sultanları ve vezirleri sorgusuzca överler, onların beğendiği ve sevdikleri şeyleri yüceltirler, beğenmediklerini ise yererlerdi. Şâire kimse bunları zorla yazdırmıyordu. Fakat yazmazsa açlıktan ölmesi de mukadderdi.
(Burada Köprülazade’nin ve Halil İnalcık’ın edebiyat tarihi çalışmaları ama özellikle Şinasi Tekin’in eserleri ve Gönül Tekin’in yakın zamanda Türkçe’ye çevrilen kitaplarına başvurulabilir.)

Bu gidişi Batı’da iki şey bozdu: Matbaa ve Burjuva.

Matbaanın yaygınlaşması üzerine yalnızca eser üreterek geçimini sağlayabilen sanatçılar ortaya çıktı. Bunlar, kimseden statü beklemiyorlardı. Tek önemsedikleri okurlarıydı. Böylece “patronaj” bölünüyordu. Bu bölünmeden daha sonraları “milliyetçilikler” doğacaktır. (Buraya döneceğiz.)

Toprak temelli feodallerin yerini ticaret ve sanayi temelli burjuvaların alması ise “yüksek katlarda” kargaşa çıkardı. Burjuvanın emri altındaki bağımlı birine değil, “müttefike” ihtiyacı vardı. Burjuva genellikle şahsen övülmek istemiyordu, “ortak hedeflerin” övülmesini istiyordu. Bu “ortak hedef” önce feodalleri daha sonrasında hanedanları alaşağı etmekti.

Tabii tüm bu hikâye Batı’da yazılıyordu. Bizim de içinde (hatta göbeğinde) durduğumuz Doğu’da işler tam ters istikamette ilerliyordu. Doğu’da burjuvanın oluşmaması “patronajın” yıkılmamasına aksine güçlenmesine neden oldu. Münevver takımı her zamankinden daha fazla saraya “bağlanıyordu”.

Matbaanın geç gelmesi ise ayrı bir bahis konusu. Fakat esas sorun geç gelmesinde değil, geldikten sonra yüz verilmemesindedir. Bugün bile Fransa’da 19. yy’da satılan kadar kitap alınan bir memlekette matbaanın geç gelmesi çok da bir şeyi değiştirmemiş demektir. (Bu konuda sadece Batı’dan değil Doğu’dan da gerideyiz. Mesela kardeşimiz Azerbaycan’da Türkiye’de basılan eserlerin çoğu Türkiye’den fazla okunuyor.)

Batı’da patronajın bölünmesinde etkili olan iki faktör (matbaa ve burjuva) aynı zamanda patron koltuğunda oturanları tamamen tasfiye etmeye kararlıydı. Geniş halk yığınlarını arkalarına alabilmek için; para döktüler, yazı yazdılar, komplo kurdular ve en sonunda devrim yaptılar. Bu devrim, Fransa’da yapıldı. Artık devlet eski “ekâbirin” elinden çıkmıştı. Fazla sürmeden yine hanedan kurup birilerini oturtsalar bile, ihtilâl halk yığınlarını “millet” haline getirdi. Önceden “kölelerin” tepesinde oturan mutlak hakim krallar, artık “vatandaşların rıza veya tahammülüne” muhtaçtı. Bu duruma, milliyetçilik adı verildi.

Doğu (dolayısıyla Doğu’nun tam göbeğinde oturan biz) geç kaldı. Fakat milliyetçilik yükseliyordu.

İmparatorluk önceleri pek yüz vermediği bu “hadiseye” sonraları mecburen dahil oldu. Batı sınırlarımızdan başlayıp doğu ve güney sınırlarımıza dek uzanan bir “hayaletin” (Marx’a selâm ama bu milliyetçilik hayaleti) merkezi es geçmesi düşünülemezdi. Önce Osmanlıcı sonra İslâmcı olan devlet en sonunda Türkçü oldu.

Tabii “tüm benliğiyle” devlete bağlı olan münevverler de sırasıyla Osmanlıcı, İslâmcı ve Türkçü oldu.

Burada özellikle Paris’i mesken tutan Jön-Türkleri hatırlamak borcumuzdur. “Dışarıda” devletten bağımsız olan bu adamların, bu durumu mümkün kılan Batı’ya hayran olmaması düşünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Fakat bu Meşrutiyet’e kadar nispeten ayakları yere basan bir “hayranlıktı”. Uçuşa geçmesi sonraların işidir. (Uçuşa geçmeyenleri de oldu, bunlar “muasırlaşmak” konusunda hedef aldıkları Batı’yı rekabete davet eder tarzda bir “hayranlık” besliyorlardı.)

İmparatorlukla beraber hatta imparatorluk adına milliyetçilik yapan münevverlerimiz vardı. (Milliyetçiliğin birinci düşmanının imparatorluk olması haricinde bir sıkıntı yok.)

İmparatorluk çatırdadığı için eskisi gibi “kültür patronajı” yapamayan devlete neden sahip çıkıyorlardı?
Çünkü Meşrutiyet “patronajı” çeşitlendirmişti. Artık Türkiye’de meclis vardı ve vatandaş “hazır olana dek” patronajı siyasi partiler yapacaktı. Bu durum bizi Ziya Gök Alp- İttihat ve Terakki bağlantısına getirdiği gibi, Yusuf Akçura’nın Gök Alp tarafından ısrarla dışlanmasına rağmen neden inatla İttihatçı takımıyla kontak kurmaya çalıştığını da açıklıyor. Çünkü artık patronaj İttihatçıların elindeydi ve Akçura en azından “zımni” bir onay almazsa yaşam şansı bulamazdı. Zaten – en azından o dönem- çok bir patronaj peşinde de değildi. (Sonra işler değişti.)

Dolu dizgin çöküşe gittiği süreçte Türk imparatorluğu en hafif tabiriyle “zamanın azizliğine” uğramıştı. Avrupa dinamik yapısıyla yükselirken statik bir güç olarak onları izlemiş fakat asırlık “bagajlar” yüzünden dahil olamamıştı. Rusya’nın da eşzamanlı yükselişi (ve bizim aksimize Batı’yla rahat iletişim kurabilmesini engelleyecek kadar bagajı olmaması) Osmanlı’yı “hasta adam” yaptı.

İşte Türk milliyetçilerinin takvimle kavgası böyle başladı. Hem millî bir devlet kurmayı diliyor hem de mevcut devlet yıkılmasın istiyorlardı. Hem genişlemek ve büyümek hem de mevcudu korumak istiyorlardı. Hani imparatorluk olanca haşmetiyle ayakta dursa, yalnızca Ziya Gök Alp’in başağrısıyla sallanabilirdi. Bu o denli sarsıcı ve yorucu bir kavgaydı. (Gök Alp’in “kafasına sıkarak” intihara teşebbüsü tesadüfen seçilmiş bir yöntem değildi anlayacağınız.)

Ana konuya doğrudan bağlanmasa da çöküşe uzun bir yer ayırdım. Çünkü biz galibiyetleri ballandırarak, mağlubiyetleri “yarım ağız” anlatırız. Bu sefer tam tersini yapalım. Çöküşe uzun değindik, zafere kısaca temas edelim.

(Normalde zafer bahsini geçecektim çünkü ana konuyla çok bir alakası yok. Fakat memlekette -üstelik bazıları yönetici pozisyonunda bulunan- bir kısım geri zekâlının artık can sıkan Atatürk düşmanlığı yüzünden değiniyorum.)

Son üç asrımızda tüm Dünya’da saygı uyandıran yalnızca bir “faaliyetimiz” olmuştur. Bu “faaliyetin” adı Kurtuluş Savaşı’dır. Bu savaşın muzaffer komutanı yine son üç asrımızın en büyük Türk’ü olan Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bu büyük Türk; Ziya Gök Alp’in kafasındaki bunalımları yaşamış, Tevfik Fikret’i yakından izlemiş ve Namık Kemal’i “hissetmiştir.” (Burada Atatürk’ün meşhur sözünü hatırlayınız: “Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, heyecanlarımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gök Alp’tir.”)

Cumhuriyet böylece kuruldu. Atatürk’ün “aktif Batılılaşma” hareketi milli burjuva yaratma hevesini de güdüyordu. Olmadı. “Okur-yazar” bir toplum yaratma hedefi de vardı. O da olmadı. Zor zamanlarda ortaya çıkan “fikir adamları” ya devletin güdümünde kaldılar veyahut yapılan-düşünülen ne varsa toptan reddettiler. (Cemil Meriç o zamanlar ufak bir çocuktu. Daha sonra onun sayesinde mütefekkirlerimiz “fildişi kulesini” keşfedip, gidip oraya çekildiler.)

Atatürk bir milliyetçiydi. “Etrafa saçtığı Türklük dehşeti” düşünce adamlarını da etkiledi. 10 Kasım 38’de ebediyete irtihal etti.

Atatürk aynı zamanda tek meşruiyet kaynağıydı. Patronaj da ondan soruluyordu. Çünkü; sil baştan kurulan bir düzen vardı ve düzen yeniden kurulurken bazı tali alanlarda en rahat olan -geleneksel- tercih edilirdi. Çeyrek asrı bulmayan “parti patronajı” yerini yeniden eski tarz patronaja bırakıyordu. (Bunun milliyetçi bir idarede yaşanması garip gelmesin. “Takvimle kavgamız var” derken şaka yapmıyordum.)

Atatürk’ün ölümünün ardından, resmî görevi İsmet İnönü’ye tevdi edildi. Bunun dışında kalan “görevleri” ise bölüşüldü. Mesela Hasan Âli Yücel, Atatürk’ten sonra patronajı üzerine almış bulunuyordu.

Hasan Âli, kendisi de yazardı. Bir yazarın “patron” olması aslında bize çok da uzak değildir. Mesela eski edebiyatımızın pîrlerinden Ali Şir Nevayi de “önce yazar sonra patron” olanlardandı. Türklerin aruzla hemhâl olması biraz da Ali Şir Nevayi’nin işiydi. Eski bir yazar olarak patronluğu çok beğenildi ve övüldü.

Hasan Âli de iyi bir patrondu. Ama kendisine bağlı “aydın” sayısı çok fazlaydı. Falih Rıfkı da onun patronajında himaye görüyordu, Sabahattin Ali de. Neredeyse “tek patron” olmak Hasan Âli’yi alternatifsiz kılıyordu. Ama aynı zamanda herkesi memnun etmesi zorunluluğunu da doğuruyordu. Hasan Âli sayesinde “doyanlar” da onu memnun etmeye çalışınca tabii ortalık karıştı.

Patronun “sevmediğini” yermek, malûm eski gelenekti. Nitekim Hasan Âli’nin çevresinde toplananlar da bunu uyguladılar. 1940’ların başında kendisini Kemalist veya Komünist gören hemen herkes Hasan Âli’nin çevresinde toplanmıştı. “Dışarıda” kalan yalnız Türkçülerdi.

1944’teki duruma biraz da buradan bakmak icap eder.

Türkçülerin Hasan Âli’ye açtığı savaş aynı zamanda bir patronaj savaşıydı. Yücel dönemin hemen tüm muharrirlerinin patronajını üstlenmişti. Çünkü kendisi de patronaj sisteminin içinden gelmişti. Genelde en cömert patronlar, bu tarz insanlardır.

Atsız çevresindeki “ana akım” Türkçüler ise patronajdan umudu kesmişlerdi. (Bilhassa Atsız’ın patronaj konusunda çok da istekli olmadığı bilinen bir husustur.) Yıllar sonra Sami Yavrucuk’a “Sami bey, Türk milliyetçiliğini satmaya ne zaman karar verdiniz?” sorusu, fevkalade Türkçe bir sorudur. Yalnız cümle yapısı değil, düşünce yapısı olarak da Türkçedir. Türkçüdür.

Aynı kadronun içinden patronajı en iyi kıymetlendirenin Türkeş olduğunu rahatça söyleyebiliriz. 27 Mayıs sonrası gazete çıkarma çabaları, sürgün dönüşü münevverleri etrafına toplama planları Türkeş’in patronajın mantığını çok iyi anladığını gösterir.

Fakat iki mesele burada sıkıntı teşkil eder. Birincisi Atsız’ın yetiştirdiği Türkçülerin patronaja bakışının çok da hoş olmaması milliyetçi tabanda bu çabaya karşı hoşnutsuzluk yarattı. Yani “patron” Türkeş’in “in’am” vereceği münevver neredeyse yoktu. İkincisi ise Türkeş’e yöneltilen tezvirat patronajını ciddi ölçüde olumsuz etkiledi. Kimse Türkeş’e başvurmak istemedi. Çünkü patronajdan nasiplenen patronunu göklere çıkarmalıydı. (Latifi’ye göre en büyük şair Necati’ydi. Çünkü Latifi’nin patronu Necati’ydi.)

Böylece parti-devlet patronajında yükselen Türkçü hareket bir anda sivil hâl almaya zorlandı. Fakat önce komünizm ardından bölücü terör ve malûm dış politika sorunlarımız tam anlamıyla bir sivilliğe de izin vermedi. Türk milliyetçiliğini müşahhas hale getirsek ancak “asker kökenli bir sivil” hüviyetine bürünürdü. Doğru tahmin ettiniz. Aşılamayan Türkeş paradoksuna geldik. (Konumuz değil, başka zaman inşallah.)

Hasan Âli’den sonra patronaj bölündü. Çoğu kendi “yetiştirmesi” olan isimler “patron” oldu. Bir kısım “Türkçü” için tek şans düşmanlarından özür dilemekti. Dileyenler olmuştur. Bugün hatırlanmıyorlar.

Türkçülük ise münevver kanadıyla (Atsız ve çevresi) patronajı toptan reddederken, aksiyoner-siyasi kanadıyla (Türkeş ve çevresi) patronluğa göz kırpıyordu.

60’ların sonuna gelindiğinde ayrışma artık mukadderdi. Türkeş “köye açılmadan” siyaseten başarılı olamayacağını anlamıştı. Köye açılmak için toprak vaat edemezdi, o işi sosyalistler yapıyordu. Türkeş’e kalan tek yol köylüye biraz nostalji vaat edip yanına çekmek ardından Büyük Türkiye yürüyüşünü başlatmaktı. Atsız ve çevresi ise “yarından sonrasının” Türkçülüğünü yapıyorlardı. Şehirlilerdi ve “okuma-yazma” bilmeyen bir kitleye ne anlatılacağı sorusu kafalarını kurcalıyordu. Patronaj bu işin neresindeydi?

70’lerin başında iki farklı isimle ilgili “dedikodu kazanı” kaynıyordu. Bir söylentiye göre “MHP’nin gizli yöneticisi” Atsız’dı. Diğer bir söylentiye göre ise Türkeş Atsız’ı maddi yönden destekliyordu. Aslında ikisi de yanlıştı ama bu rahatsız edici oldukları gerçeğini değiştirmiyordu. Nitekim rahatsızlık uzun sürmedi, kavga patlak verdi.

Kavganın ardından artık MHP’nin “münevver” yetiştirme ihtimali ortadan kalkmıştı. Bunu gören Türkeş başta Necip Fazıl olmakla birçok “transfer” yaptı.
Atsız çevresinde kalan münevver takımı ise siyasetle bağlantısını kaybetti. Böylece etki alanları epeyce daraldı.

Hasan Âli’ye açılan savaştan Türkeş’in patronajını redde giden süreç aslında Türkçü düşüncenin müthiş bir süreklilik örneğidir. “Türkleşmek ve İslamlaşmak” noktasında çok sıkıntı çekmeyen Türkçülüğün, üçüncü önemli ayağı olan “muasırlaşmak” düşüncesi bu sürekliliği sağlıyordu.

Türk milliyetçiliğinin ana dinamosu durumundaki “muasırlaşma” meselesi patronaja açılan savaşla mükemmelen bağdaşır. Her söylediği sözü önce patronunu memnun etmek ardından kendi karnını doyurmak için söyleyenlerle milletin tamamının (hatta bir kısmının) çıkarlarının savunulması mümkün değildir. Muasır memleketlerde patronaj müessesi çöktüğünde, eski patron hükümdar ve aristokratların yerini burjuvazi aldı. Bizde bir türlü burjuva oluşmaması, (hatta Osmanoğulları müstesna tutulursa) eski aristokrasinin neredeyse tam kadro burjuvaziye geçiş yapması (tabii ki devletin zorlayıcı gücüyle) işleri karmaşıklaştırdı. Daha da büyük problem ise aristokrasinin yine neredeyse tamamının burjuva olmayı başaramamış oluşudur. Böylece eski patronajda hükümdarı (yani tek adamı) öven münevver takımının yerini, burjuva patronajında münevverler dolduramadı.

Bundan açık ara etkilenenler ise Türk milliyetçileri oldu. Çünkü onlar eski tip patronajın tam anlamıyla “son temsilcisi” diyebileceğimiz Hasan Âli Yücel’e savaş açmışlardı. Bunu bir gelenek olarak sürdürdüler ve Türkiye’de bu alanda bir istisna teşkil ettiler.

70’lerde çöküşe geçen sadece Türkçü münevverler değil, bu coğrafyadaki tüm münevverlerdi.

Atsız yoluna matbaayla devam etti. (Ötüken Dergisi ve telif eserler) Marmara Kıraathanesi’nde toplanan münevverler yalnızca fikir teatisinde bulunmuyor, aynı zamanda birbirlerine destek de oluyorlardı. Çünkü; buna mecburlardı. Solun içinde adacık gibi kalan Kemal Tahir, çevresine toplanan “Tahirîlerle” birlikte hareket ediyordu. Çünkü; mecburdu. Patronajın devletin elinden partilere doğru kayması, sonra bir daha devlette toplanması karşısında tedirgin olan sol, sürekli birbirini tebrik ediyordu. Çünkü; mecburdu. İslâmcı takımı “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla dışarıdan gelen eleştirilere kapanırken, kendi içinde bir eleştiri de üretmiyordu. Çünkü; mecburlardı.

2020’de “kamplaşmadan” bahsederken, 1970’lerdeki münevver kamplaşmasını atlamamak gerekiyor. Yine 80 öncesinin “iç savaş” görüntülerini izlerken, aynı zamanlarda münevverlerin kafasında yaşanan savaşa da bakmak gerekiyor. Birileri sokakta birbirlerini vurmaya başlıyorsa, söyleyecek sözleri bitmiş demektir. Onlar adına söz söyleyecek münevver kendisini güvende hissetmiyorsa veya daha kötüsü kitle adına konuşmak gereğini hissetmiyorsa, vatandaştan bu konuda ne bekleyebilirsiniz?

Bugün “devlet destekli” düşünür veya sanatçı çağı geçmiş bulunuyor. Nihayet “patronaj” da çökmüş vaziyette. Ama Batı’daki gibi matbaa ve burjuva marifetiyle değil, “patron çıldırdığı” için. Patronaja oturan devlet yöneticilerinin bu işi “baş ağrısı” olarak görmesi ve patrona bağımlı sanatçı ve münevverlerin hiçbir değer üretmemesi yüzünden.

Bugünden geçmişe bakıldığında Türkçüler şu hususla övünmeliler: bu memlekette bir “patrona” ihtiyaç duymadan düşünebilmek ilk defa Türkçülerin yapabildiği bir iştir. Aynı şekilde düşünmemiz gereken yer de şuradadır: Neden devam ettiremedik?

Siyasetle, devletle doğrudan bağlantılı olması gereken münevverler bu bağlantıyı “fikir” değil, “nakit” yönünden sağlayınca devam ettiremedik. Hâlâ yukarılardan “sosyal statü” dilendikleri için devam ettiremedik.

Bu işlere yüz vermeyenleri ise yalnızlığa terk ettik. (Atsız’ın ölmeden önce yazmayı düşündüğü son romanının adı neydi? Yalnız Adam. Sizce tesadüf mü?) Yalnızlaşıp toplumun ve hatta zamanın dışına çıktılar. (Mesela Ahmed Hamdi.)

Matbaa onların yaşamasını sağladı. Fakat asla “çok” okunmadılar. Yalnızlığa terk edildiklerinden birbirleriyle çok da bir temas kurmadılar. Siyasetçiler vs. “çıkar” için kadrolaşırken, onlar “fikir” için kadrolaşamadılar. Çünkü; “zamanın azizliğine” uğramışlardı. Binlerce yıl çökmeyen -hatta imparatorluktan sonra bile çökmeyen- patronaj onların tepesine devrilmişti.

Meseleye buradan baktığımızda patron “çıldırdıktan” sonra bizler düşünmeyi durdurmuş bulunuyoruz. Bunun doğru olup olmadığını zaman değil, yine biz göstermek mecburiyetindeyiz.

Ya “patron olmazsa biz düşünüp-üretemiyoruz” diyerek Batı’dan ve üstten bir bakışla kendimizi sömürge olmaya mahkum edeceğiz. Ki, bu yoldayız. İnsanların -bilhassa sosyal medyadan- hiç tanımadıkları insanları topluca mahkûm etmeleri buna iyi bir örnek sunuyor. Bu toptancı ve yukarıdan bakış açısını yalnızca sömürge valilerinde görürsünüz.

Veyahut zor da olsa düşünüp-üreteceğiz. Yılmayacağız. Burada izlenecek yol bellidir. Düşünce kısırı olmayan memleketlere bakmak kifayet eder.

Günümüz dünyasında basit bir gerçek vardır: Bir şeyi kim sponsor ediyorsa sahibi de odur.

Fikir hareketleri bu yüzden millete açılmak zorundadır. Aksi takdirde dar bir “zengin” grubunun sözcüsü durumuna düşerler. Veya yok olurlar.

Fikir hareketlerinin en önemli avantajı “hesap sorabilmeleridir”. Bunu yapabilmek için hesap verebilir olmaları şarttır. Bunun da yolu açık sponsorlar yoluyla şeffaf olmaktır.

44’ten alacağımız bir ders de buradadır. R. Oğuz Türkkan ve Zeki Velidi Togan’ın gizli cemiyet sevdaları davanın ana konusunu oluşturmuştu. Burada suçlu muhakkak siyasi iradedir. Gizli cemiyet sevdasının esas sıkıntısı siyasi iradeye “sebep vermesi” değil, birlikte hapis yattıkları dava arkadaşlarında yarattığı “huzursuzluktur”.

Bilhassa milliyetçi hareketlerin milletin tamamına hitap etmesinin esas şartlarından birisi; “sponsor” makamına şahısları değil, milletin kendisini koymasıdır. Şeffaf ve hesap verebilir olmaları ise bunu tamamlayacak yegâne yoldur.

“Alternatif” yolların tamamı denenmiş, başarısız kılınmıştır. Büyük Türkiye’yi önce zihnimizde kurmak zorundayız. Bunun yolu da ders çıkarmaktan geçiyor.

Okuduğunuz yazı bu amaçla, “farklı” bir bakış önerisi olarak kaleme alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

Semih Ayna

1996'da doğdu.

Latest posts by Semih Ayna (see all)