27 Mayıs Mülâhazaları

27 Mayıs Mülâhazaları

31 Mayıs 2020 0 Yazar: Semih Ayna

Burası Türkiye Cumhuriyeti olduğu kadar -ve en az o kadar- bir ilginçlikler cumhuriyetidir.

Bu yazıda sıkıcı ve gereksiz bir tarih tartışmasına girmeyeceğim. Beylik laflarla konuşup, slogandan öteye geçmeyen “derin düşüncelerden” de bahsetmeyeceğim.

Bu yazı, bir iletişim stratejisinin çözümlemesini yapmayı amaçlamaktadır.

Yazıda bugünü ilgilendiren noktalardaki netliğin, yarına sarktıkça flulaştığını görebilirsiniz. Bu durum yazının suçu değil. Sonuçta tüm bu tartışmalar Türkiye’de gerçekleşiyor. Onun da geçmişi kavgalı, bugünü net ve yarını flu değil mi?

4-5 gündür bir 27 Mayıs gümbürtüsü kopuyor. Müthiş bir tartışma ortamı yaratıldı.

Tartışmayı basından izlemek zorunda kaldım. Çünkü Türkiye bir ilginçlikler cumhuriyetidir. Bazen gazeteci zannettikleriniz gazeteci değildir. İktidarın doğal uzantısıdır. Bu uzantıların bir de muhalif diye görüneni vardır. Bunlar da iktidar olmayana bağlıdır.

Normal şartlarda 27 Mayıs Türk basın emekçilerinin (!) çok da girmek isteyeceği bir alan değildir. Neden bu tartışmaya adeta firesiz katıldılar? Çin virüsünün dayattığı “gündemsizlik” desek, yok olmuyor. Kılıçdaroğlu yaşıyor ve Halk Fırkası her hâl ve şart altında saçmalayabilen bir kadrodan oluşuyor. Bunlara saldırmanın dayanılmaz hafifliği varken, kim 60 sene önceki darbeyi yazıp da “rating” düşürür ki? Rating neticesinde kazanacağını ön ödemeyle kazanıyorsa, başka.

Güzel. Bir yere geldik. Evet, iktidardan beslenen “gazeteciler” var. Yine görülmeyeni gördük.

Mesele buraya gelmek olsaydı klişeyi aşamazdık. Amacımız ayrıntılı tahlil yapmak. Bu yüzden şimdi bunu örnekle göreceğiz. “Konu anlatımlı” ders kitabı gibi düşünülebilir.

“Müthiş stratejinin” yakından bakıldığında pek de büyük bir numarası olmadığını görmek belki rahatlatıcı olabilir. Fakat kimse etkisiz diyemez.

Dersimiz 27 Mayıs.

27 Mayıs, Türk siyasi tarihinde önemli bir tarihtir. Ordunun içinden bir kısım “orta kademedeki” subay hiyerarşi dışına çıkarak hem kendi üstlerini hem de iktidarı indirmişlerdir. Olan budur ve 60 sene önce olmuştur.

Kimine göre “darbe”, kimine göre “devrim”, kimine göre ise “harekettir” 27 Mayıs.

Bana göre 27 Mayıs bir harekettir. Bunun propagandasını yapmak istesem açıkça böyle yazmaz, Demokrat Parti’nin özellikle son döneminde (1957-60) hiç de demokratik olmayan uygulamalarını sıralar, üst düzey askerlerin nasıl politize olduğunu ve üniformalarının değerini nasıl da düşürdüklerini anlatır, milletin ciddi bir kısmının ve muhalefet partisinin dikta yöntemiyle baskılanmasına onlarca örnek getirir ve hepsini “sosyal tekâmül” ilkesiyle çerçeveye alarak 27 Mayıs’ın milleti ileri götürebilecek bir hareket olduğunu iddia ederdim. 1960 Türkiye’sinde yaşasam destekleyeceğim bir hareketi 2020’de lanetleyemem. Muhakkak insanın görüşleri değişebilir fakat benim 5 senedir savunduğum görüşün özü budur.

1960’daki bir hareketi destekleyeceğimi söylemem, beni 2020’de darbeci yapmaz. Birincisi 27 Mayıs bir darbe değildir. İkincisi sosyal ilerlemenin bugün tek şansı demokrasidir. Bunları her zaman konuşuruz. Şu an meselemiz benim değerli görüşlerim değil.

Daha önceleri merkez sağ iktidarlarca kuru laflarla kınanan 27 Mayıs’a bu sene ateş püskürülüyor.

Anti-militarist (Ömer Seyfettin’in muhteşem çevirisiyle: asker düşmanı) çevreler için 15 Temmuz ve 27 Mayıs aynı şeydir. Bunların söylemi çoğu zaman iktidar tarafından kullanıldığı için şöyle bir yorum yapılabilir: 27 Mayıs üzerinden bir daha 15 Temmuz’u kınıyorlar.

Bir kısım vatansızın başlattığı silahlı isyan ve/veya işgal girişimini 27 Mayıs’la bir tutma meselesinin üzerinde durmayacağım. Mesele şurada: 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü 2016’da gerçekleşti. Yani 2017, 2018 ve 2019 yıllarındaki 27 Mayıs “lanetlemeleri de” bu seneki tonda olmalıydı. Olmadı, daha hafif geçtiler. Bu sene tekmili birden 27 Mayıs’a saldırıyorlar.

27 Mayıs’ın bu sene büyük kutlamalarla lanetlenmesi meselesine gelmeden biraz zamanda seyahat edelim. Madem gücü elinde bulunduranlar bugüne söz söylemek için 60 sene geriye gitmekten çekinmiyorlar, biz de biraz geriye gidebiliriz.

Fazla değil beş ay gideceğiz. Ocak 2020’de Rand Corporation isimli ABD’li “düşünce kuruluşu” Turkey’s Nationalist Course (Türkiye’nin Milliyetçi İstikameti) isimli bir rapor yayınladı. Rapor Amerikalıların gözünden Türkiye’yi değerlendiriyor. Bu yazıyı ilgilendiren tarafı ise aslında uzunca bir süre ülkemizde de tartışılan şu bölümüdür: “orta kademedeki subayların darbe yapması ihtimali”.

Rapordan tam olarak alırsak: “Orta kademedeki subayların askerî liderliğe son derece öfkeli olduğu belirtiliyor. Bazı gözlemciler, bu memnuniyetsizliğin de bir noktada başka bir darbe girişimine dahi neden olabileceğine inanıyor.”

Ocak ayında yayınlanan bu rapor, Türkiye’de neredeyse bütün Şubat ayı boyunca tartışıldı.

Geldik Mart’a. Tam tarihle 23 Mart 2020’ye.

Çin virüsü yüzünden okullar tatil edilmişti. Bu eksikliği tamamlamak için Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Bilişim Ağı’nı(EBA) harekete geçirdi. Bunun için bir TV kanalı tesis edildi. (tahsis de etmiş olabilirler, burası Türkiye.) Böylece EBA TV kuruldu.

23 Mart 2020 günü işte bu EBA TV ilk yayınını gerçekleştirecekti. Birçok veli, çocuğuyla birlikte ekran başına geçti. Fakat o da ne? Birden ekranda rahmetli Menderes belirmez mi? Animasyon olarak evimize gelen Menderes’in üzerinde beyaz bir gömlek vardı ve idama götürülüyordu. Kimse duruma anlam veremedi. Soruşturma açıldığı söylendi ama sonucunu bilmiyoruz.

Menderes animasyonunun sonucunu ise biliyoruz. Milletimiz idam edilmiş başbakan Menderes’i bir kez daha hatırladı.

(Başvekilin son anlarını fotoğraflayan İsmail Şenyüz’ün anlatımıyla idam günü için, bir zamanların amiral gemisi Hürriyet’ten Sedat Ergin’in 27 ve 28 Mayıs 2020 tarihlerinde iki parça olarak yayınladığı “Adnan Menderes’in Son Günü” yazılarına bakabilirsiniz.)

Bu meseleyi zihnimize kazıdık. Çin virüsünün taarruzunu artırması üzerine unutur gibi olduk, unutmadık.

Virüs belasından tam başımızı kaldırmıştık ki, Halk Fırkası’nın vekili Özgür Özel sert bir konuşma yaptı. Tarih 29 Nisan 2020. Peşine aynı partinin İstanbul İl Başkanı da her zamanki münasebetsizliğiyle bir şeyler söyledi. Ben bu iki konuşmada darbe iması bulamadım. Ama iktidar partisinin yöneticileri ve basındaki sorumluları (basın sorumluları değil) burada darbe çığırtkanlığı buldular. Mayıs ayına böylece girdik.

Neredeyse tüm Mayıs boyunca Cumhurbaşkanı yorulmadan ve usanmadan bir darbe tehdidinden bahsetti. Bize haber verdi, “ters bir durumda” kendisini koruyacağımıza dair söz istedi. Yemin edenler oldu.

İşte bu ahval ve şerait içerisinde 27 Mayıs 2020’ye ulaştık. Saat 12’yi geçince lanetleme şampiyonası başladı.

Bu arada bu kınama faaliyetlerinin doğal lideri Cumhurbaşkanı, 27 Mayıs 2020 günü adını değiştirdiği Yassıada’da (Demokrasi ve Özgürlükler Adası oldu) yaptığı konuşmada aynen şu ifadeyi kullandı: “Sürgüne gönderildiği Hindistan’dan idam kararlarının hukuki ve meşru olmadığını belirterek trajediyi engellemek için çırpınan merhum Alparslan Türkeş’i rahmetle yâd ediyoruz.”

Türkeş’in 27 Mayısçılığı meselesini en iyi ele alan yazıyı Yıldıray Oğur Karar gazetesinde yazdı.(“O kadarcık darbeciliğin aramızda lafı olur mu?” – 30 Mayıs 2020 tarihli) Kendisi biliyorsunuz Taraf okulundan mezundur. Buna rağmen gayet başarılı bir yazı olduğunu söylemeliyim.

Türkeş’in 27 Mayısçılığına mütevazı bir katkım olması açısından 12 Eylül savunmasını öneririm. Bir değil birkaç kez “Ben 27 Mayısçı Türkeş değil miyim?” diye mahkeme heyetine sorduğunu göreceksiniz. Hatta daha fazlasını… Bu bahse devam edersek ana konunun dışına çıkarız. O yüzden sonra değinmek kaydıyla burayı şimdilik böyle bırakalım.

27 Mayıs ve Türkeş meselesinde bence en doğru teşhisi yapan Fatih Altaylı’dan bir alıntıyla bu bahsi -şimdilik- kapatalım. Ne diyor Altaylı Habertürk’ün internet sitesinde 28.5.2020’de yayınlanan yazısında: “İlginç olan ise 27 Mayıs darbesi bir kez daha lanetlenirken, darbenin sesi ve güçlü Albay’ı Alparslan Türkeş’in Yassıada’da saygı ile anılması oldu.
Darbenin bayramı konjonktüreldi.
Ama güçlü albayı öyle olmadı.
Darbe yapılırken de, darbe lanetlenirken de gücünü korumak.
Herhalde Türkeş’ten başka kimseye nasip olmamıştır!”

Rand ne diyordu? “Orta kademedeki subaylar darbe yapabilir.” Bu bize neyi hatırlatıyor? Evet. 27 Mayıs’ı.

Peki Fetöcüler “orta kademelerden” tasfiye edildiyse buralarda ağırlık kimin eline geçmiş olabilir?

Şimdi Cumhurbaşkanı’nın 27 Mayıs günü Türkeş’i rahmetle yâd etmesini anlamlandırabiliriz.

60. yılında 27 Mayıs’ın bu derece lanetlenmesinin arka planını böylece açığa kavuşturduk. Sorun tespitindeki yaratıcılık göz kamaştırıyor. Fakat aynı başarıyı çözüm noktasında göremiyoruz.

Erdoğan, “sevdalılarına” sürekli darbeyi hatırlatıyor. Yeni bir “zinde kuvvet” yaratma çabası içerisinde. Fakat bu durum tüm toplumsal nazariyelere ters.

Askerliğin “profesyonelleşerek” sivillere yaklaştığı günümüzde, sivillerin -üstelik tam olarak kimden geldiği bir türlü açıklanmayan tehditlerle- askerileştirilmesi olumlu sonuç vermiyor.

Ülkemizde eksikliği hiç görülmeyen deli nüfusunu artırıyor, o kadar. Erdoğan bunun farkında olmalı.

Murat Yetkin “Endişe verici gelişmeler: İkinci Ergenekon süreci mi?” diye soruyordu 30 Mayıs 2020 günü yetkinreport’ta. Olabilir. Fakat böylesi bir hareket tarzı iktidarın manevra alanını tamamen bitirebilir de. Bunun için harekete geçmesi cesaretten çok, uygun vasat gerektiriyor.

Aynı yazıda Ergenekon komplosu öncesine benzer şekilde gerçekleştiği sayılan gayrı müslim vatandaşlara yönelik saldırılar, Çav Bella zıpırlığı gibi meseleler bana “şartların olgunlaşmasından” çok “hedef çeşitlendirme” gibi görünüyor.

Kendi tabanına değil, yanlış anlaşılmasın. Olası bir kargaşada nereye vuracağını kestiremeyen kitlelere…

Evet, Erdoğan’ın muhteşem bir iletişim ekibi var. Neyi, nasıl ve ne zaman (hatta kime) söyleteceklerini çok iyi biliyorlar. Bunu biliyorlar ama tarihi tahrif hatta tahrip etmemeleri gerektiğini bir türlü anlayamıyorlar. Tarih, evet sıkıcıdır. Çoğu zaman gereksizdir. Hatta tarih disiplinine “tarihteki en büyük balon” bile diyebiliriz. (Tarih felsefesine selâm.) Ama tüm bunlar tarihi işe yaramaz bir oyuncak olarak göstermez. Hayır tarih bir oyuncak değildir. Sağlıklı milletler ve mantıklı yöneticiler tarihi bir sefer okur ve anlarlar. Uygun görülen kriz anlarında da dönüp bir tekrar yaparlar. Sağlıklı milletler tarihe el ense çekmeye kalkışmazlar.

Çünkü tarihte yapılacak bir virgül değişikliği bugünkü algımızı baştan aşağı değiştirir. Bu da bizi köksüz, ağaçsız birer yaprak haline getirir. “Dalından kopan yaprağın akıbetini rüzgar tayin eder.”

Bu tarihi tahrif hatta tahrip meselesinin doğal bir sonucu da olayları oldukları zaman ve şartlara göre değerlendirememe problemidir. 2020’de askerin siyasetle uğraşması yanlıştır. 1960’ta? Fransa’yı, ondan önce ABD’yi savaş kahramanı askerlerin yönettiği, Suriye ve özellikle Mısır gibi, Yunanistan gibi komşularımızın peş peşe darbelerle hükümetlerini indirdiği ve tüm dünyadan kocaman bir aferin aldığı zamanda Türk ordusunun kıpırdanması normaldir. Üstelik içeride demokrasiyi çoktan piyasadan kaldırmış bir iktidar varken!

60 sene önce yanlış olan, bugün doğru olabilir. Bugün doğru olan 60 sene önce yanlış olabilir. Bunlar, insanlık ailesinin büyük çoğunluğunun çoktan çözdüğü meselelerdir. Tersine diretmek akıntıya karşı yüzmeye benzer. Nasıl kurtulacağınızı bilmiyorsanız akıntıya karşı yüzmeye başlamak aptallıktan başka bir şey değildir. Belki, kahramanca aptallık! Zaten bu iki kelime bizim ilginçlikler cumhuriyetini uzun zamandır en iyi tanımlayanları. Kahramanca aptallık!

Diyeceğim o ki bahsettiğimiz olay bir “iletişim başarısı” olabilir. Toplumun bir kesimini “bir şeylere karşı” da hazırlayabilir ama yeterince bilgi sağlanmazsa kitlenin kontrolü zorlaşacaktır.

Buradan can güvenliğine bağlamayacağım. Onu canını sevenler sürekli söylüyor zaten. Mobilize olan kitleler demokrasiyi zora sokar. Mobilize olup bir de üstüne kontrolden çıkan kitleler ise demokrasinin yapısını bozarlar, kalitesini düşürürler.

Bugün darbe tehdidi varsa bu açıkça söylenmelidir. Rand Raporu yayınlandığında Cumhurbaşkanı, geçen gün ise İçişleri Bakanı darbe iddialarını boşa vakit kaybı olarak değerlendirdiler. O zaman milleti neden istim üzerinde tutuyorlar? Bunu psikologlara danışmam lazım. Öğrenince size de yazarım.

Ez cümle; Türk demokrasisinin kalitesini artırmayan birçok iletişim başarısı var elimizde. Fakat bugüne veya yarına dair bir iyiye gidiş görülmüyor.

Türk demokrasisinin kalitesi bir 27 Mayıs savunucusuna dert oluyor, görüyorsunuz. Bu da “şahsımın” katkısı olsun ilginçlikler cumhuriyetine.

 

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

Semih Ayna

1996'da doğdu.

Latest posts by Semih Ayna (see all)