Osmanlı’nın Sonu ve Türkçüler

Osmanlı’nın Sonu ve Türkçüler

26 Mayıs 2019 1 Yazar: Koçeroğlu

Fransız devrimi ile birlikte değişen Dünya düzeni sonrası; Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya’yı yakından ilgilendiren gelişmeler yaşanmıştır. Değişen düzenle birlikte benliğini unutan -belki de hiç varolmayan- bir çok ulus, milliyetçi düşünceyi benimser nitelikteki hareketlere yönelmişlerdir. Bu yönelişin ardından büyük coğrafi sahalara yayılmış durumda olan çok uluslu devletler, etkinliklerini bir bir kaybetmeye başlamışlar, dağılmaya-yıkılmaya yüz tutmuşlardır.  Yıkılmaya yüz tutan çok uluslu devletlerden birisi de; az önce değindiğimiz gibi Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya’da egemen durumda olan Devlet-i Aliye-i Osmaniye idi. Son yüzyılında büyük iç ve dış sorunlarla mücadele eden İmparatorluk; Trablusgarp, Balkan savaşları ve Dünya savaşı sonrası egemenliğini Anadolu’da bile kaybetmiş, Başkent İstanbul başta olmak üzere ülkenin kalan parçaları dört bir yandan işgal edilmişti. İşgaller sonrası Milli Mücadele ile birlikte yeni devlet; Cumhuriyet Türkiyesi kurulmuştu.

Cumhuriyet’in ilan ediliş sürecini incelediğimizde, dönemin Türk milli hareketinin başını çeken isimlerin İmparatorluk dönemi aydınları olduğunu görüyoruz. Son dönemde eğitim alanında yapılan yenilikler sayesinde asker, bürokrat ve aydınlar iyi bir şekilde yetiştirilmişti. Bu aydınlar İmparatorluğu hastalıktan kurtarmak adına çeşitli mücadelelerde bulunmuşlardı. Ancak tarih bize bu mücadelelerin sonuç vermediğini göstermektedir. Diğer yandan Cumhuriyeti ilan eden kadrolara baktığımızda, aynı isimlerin hem masada hem cephede başarılı işler yaptığı görülmektedir.

Şimdilik ayrıntıya girmeden bahsettiğimiz bu isimlerin ortak noktaları, ulus-devlet inancına sahip olmalarıydı. Azınlıkların her birinin isyan edip İmparatorluktan ayrıldığı devirlerde, en son gün yüzüne çıkan miliyetçi hareket; Türk milliyetçi hareketi olmuş, büyük mücadeleler sonucunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştu.

Türk Cumhuriyetinin Türk milliyetçileri tarafından kurulduğunu, milli hareketin milli sonuca ulaştığını tarih ilmi bize açık bir şekilde göstermektedir. Diğer yandan bu noktada akıllara gelen en önemli soru; “İmparatorluğun dağılma sürecine Türkçülüğün ve Türkçülerin ne ölçüde etkisi olmuştur?” sorusudur. Bu soruya pek çok kesim yanıt aramıştır. Literatürde bu konu ile alakalı çeşitli yanıltıcı görüşler bulunmaktadır. Biz de bu mühim meseleye doğrularla katkıda bulunacağız.

Türkçülük Nedir?

 Türk bir milletin adıdır. Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir[1]; yani aynı dili konuşan, aynı şekilde yaşayan, aynı inanca sahip insan topluluğu olan milleti, yaşamın her alanında yükseltme emelini taşıyan ülkücü düşüncenin sistemleşmiş düşünsel boyutudur. Türkçülüğe düşünsel boyutunu kazandıran, büyük dava adamı Ziya Gökalp(1875-1924), Türkçülüğün Esasları(1923) adlı başyapıtı ile o döneme kadar yapılmamış olanı yaparak, Türk milliyetçiliğini sistemleştirmiştir. Bu eserin yazımından sonra, Türkçü düşünce büyük ilerlemeler katetmiştir.

Ziya Gökalp milliyetçilik alanında çalışmalarını yaparken, milliyetçiliği İslam dünyasını ve İmparatorluğumuzu parçalayan bir manevi mikrop olarak ilan etmiş ve artık onu kendi hizmetimizde kullanmanın zamanı geldi, demiştir. Bu noktadan sonra “milliyetçilik mikrobunun” Türk milleti lehine kullanımı olgunlaşmaya başlamıştır. Aslında birazdan değineceğimiz üzere, Türkçülük; Gökalp’la birlikte varolmamış, ondan önce de kendini göstermiştir. Ancak dediğimiz gibi Türk milliyetçiliğini sistemleştiren Ziya Gökalp olmuştur. Türkçü düşüncenin öncesi ve sonrasını inceleyerek devam edelim.

 

 Modern Türkçülüğün İlk Dönemleri

Modern Türkçülük… Bu kavram ilk duyulduğunda bazı insanlara şaşırtıcı gelebilir. “Neden modern Türkçülük?” sorusunu akıllara getirebilir. Türk ulusunun tarihine baktığımızda; her dönemde milliyetçi duyguların revaçta olduğunu, Türklerin kendilerini diğerlerinden ayırma çabasını ve Türk kimliğine bağlılığın önemi göze çarpmaktadır. Hem de bu farklılık duygusu bugün kendini kadim sayan pek çok kavimden daha fazla ve şiddetli bir durumdadır. Buna en kolay örnek; VII. yüzyılda yazılan Orhun Kitabeleridir. Bu yazıtlardaki ulusçuluğun inkar edilmesinin imkansız olduğunu taraflı-tarafsız herkes bilmektedir. Ancak yine de biz örneklerle belgelendirelim;

  • Asil gençler Çin milletine kul oldu… Türk beğleri Türk ünvanlarını bırakıp, Çin beğlerinin çince ünvanlarını alarak Çin imparatoruna bağlandılar… Türk kağanı Ötüken’de oturdukça sıkıntı olmayacak… Orada(Çin’de) kötü kişiler şöyle haber yayarmış; uzakta olana kötü mal veriyor, yakında olana iyi mal veriyor, diye. Bilgi bilmez kişi, o haberi alıp yakına giderek çok öldün. Oraya doğru gidersen, Türk milleti daha çok öleceksin!

Görüldüğü gibi Bilge Kağan’ın milletine Çin çoğunluğunun içerisine girmeyip kendisi gibi kalmasını öğütlediği net olarak ortadadır. Diğer bir örnek olarak; ünlü kültür tarihçimiz Prof. Bahaeddin Ögel, Hun İmparatorluğu içinde Türklerin bir kültür bütünlüğü sağladığını söylerken haklıdır. Çin kaynaklarında bu toplulukların, her seferinde Türk olarak yani aynı isimle anılmaları, onların ortak bir nesnel kimliğe sahip olduklarını göstermektedir[2].

Anadolu Türklüğünü inceledeğimizde, bugün Dil Bayramı olarak kutladığımız, Karamanoğlu Mehmed Beğ’in, “Divanda, dergahta, barigahta bundan böyle Türk dilinden başka lisan kullanılmayacağı”na dair 1277 yılındaki buyruğu da, milli kimlik ve kültür duyarlılığımızın büyük ve güzel bir örneğidir[3]. Bu örneklerden hareketle Türklerdeki milliyetçi anlayışın, bugünkü gibi ideolojik anlamda olmasa da, farklılık, özlük duygusu olarak varolduğuu belirtebiliriz. Diğer bir deyişle, Türk milliyetçiliği ne Fransız Devrimi’nin ürünüdür ne de sonradan oluşan yapay milletlerde olduğu gibi içeriği boş durumdadır.

Türkçülük düşüncesinin ilk belirtileri İmparatorluk Türkiyesi dışında ortaya çıkmıştır. Özellikle Çarlık Rusyasında Kırım ve Kazan’daki aydın Türkler tarafından benimsenmiştir. Çarlık Rusyasının Batı’ya daha açık olması ve Rusya’daki Türklerin kendilerini Osmanlı olarak görmemeleri nedeniyle etnik bir manada Türk milliyetçiliği uyanışının onlar arasında daha erken ortaya çıkmasına sebep olmuştur[4]. Diğer yandan, Avrupa’da Türk tarihi alanında yapılan çalışmalar Osmanlı aydınlarını etkilemiştir. Gökalp’a göre bu çalışmalar, Avrupa’da Türkçülük adına meydana gelen iki hareketten ikincisidir. Gökalp “Avrupa’da zuhur eden ikinci harekete Türkiyat namı verilir”[5] demiştir. Bu çalışmalar Türklerin köklü bir millet olduğunu ve geçmişte büyük devletler kurup yıktığını Batı Medeniyeti’ne gösterir niteliktedir.

Türkiye dışında bu tür gelişmeler yaşanırken, Türkiye’de de Türk dili ve tarihi üzerine çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. O dönemde Darülfünun’da tarih felsefesi profesörü olan Ahmet Vefik Paşa(1823-1891), Şecere-i Türki’yi Çağatay Türkçesinden Osmanlı Türkçesine çevirmiş, Lehçe-i Osmani adında bir Türkçe sözlük oluşturarak; Türkiye Türkçesinin büyük Türkçe’nin bir lehçesi olduğunu ve başka lehçelerin de bulunduğunu ortaya koymuştur. Ahmet Vefik Paşa’nın bilimsel Türkçülüğünün yanında, yerli malı kullanımına özen göstererek, düşünsel boyutunun eylem yanı da bulumaktadır. Dönemin diğer Türkçüsü olan Ali Suavi(1838-1878), İslam medeniyetinde Türklerin önemli rol oynadığını ileri sürmüştür. Süleyman Paşa(1838-1892) ise Türkçülüğü Harbiye mekteplerine sokmak için uğraşmıştır. Kendisi Çin kaynaklarına dayanarak Türk tarihi ile ilgili tespitler yapan ilk kişidir. Tarih-i Alem(1876) adlı eserinde Türklerin Asya’nın geniş bozkırlarından Anadoluya geldiğini yazmıştır. Eserinin giriş kısmında, neden bu eseri yazma gereksinimi duyduğunu şöyle açıklıyor; Askeri mekteplerinin nezaretine geçince bu mekteplere lazım olan kitapların tercümesini uzmanlarına bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun tercüme yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitaplarında dinimize, Türklüğümüze ait iftiralar vardır[6]. Bu nedenden ötürü tarih kitabı yazımını kendi üzerine aldığını söylemektedir. Aynı zamanda Avrupa Hunları ve Çin kaynaklarındaki Huing-nuların aynı olduğunu ve Oğuz Kağan’ın Asya Hun devletinin kurucusu (Mete Han) olduğunu ilk yazan da Süleyman Paşa’dır.

İmparatorluk Türkiyesinde aksiyona geçemeyen Türkçülük hareketi Rusya’da ses getirmeye başlamıştı. Kırım’da Tercüman gazetesini çıkaran İsmail Gaspıralı, “Dilde, Fikirde, İşte birlik ilkesinin savunucusuydu. Tercüman gazetesini Kuzey Türkleri kadar Batı Türkleri de anlamaktaydı. Bu bütün Türklerin aynı dilde birleşebileceğinin canlı bir kanıtı niteliğindedir.

Abdulhamit’in son dönemlerinde tekrardan uyanan Türkçülük düşüncesi daha da şiddetli hale gelmiştir. 1876’da Rusya Simbir’de doğan Yusuf Akçura yedi yaşında annesiyle birlikte İstanbul’a göç etmişti. Aslen Kırım Türk’ü olan Akçura, Türkçülük akımından etkilenmişti. İlk olarak 1904 yılında risale halinde basılan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü ele almıştır. Bu eserde Prof. Akçura, İmparatorluğu kurtaracak olan yolu bulmayı amaçlamış, sonucunda Müslümanlık ve Türklük siyasetlerinin hangisinin Osmanlı için daha iyi olacağı sorusunu kendisine sormuştur. Ancak, kendisinin devlet siyasetinde Türkçülüğün takip edilmesine taraftar olduğu makalelerden açık bir surette anlaşılmaktadır[7]. Ek olarak bu eserle birlikte Türkçülük siyasal bir nitelik kazanmıştır.

İlerleyen dönemde II. Meşrutiyet(1908) sonrası Türkçüler teşkilatlarına ve yayın organlarına da kavuşmuştur. 1908’de Türk Derneği kurulmuş, diğer yandan Ömer Seyfettin önderliğinde Genç kalemler(1911) dergisi de çıkarılmıştır. Yine aynı tarihte Türk Yurdu Cemiyeti kurulmuş ve kısa süre sonra Türk Ocağı ile birleşmiştir. Yayın organı olarak da amacı, Türklerin Osmanlılıktan sıyrılarak ulusal bir bilinç ve kimlik edinmeleri ve İmparatorluk öncesi Türk tarihini incelemek olan Türk Yurdu Dergisi yayın hayatına başlamıştır. Bu gelişmelerle birlikte Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetinin hakim olduğu İmparatorlukta ayrılıkçı hareketlerin çoğalması ve devletin durumunun daha da kötüye gitmesi sonucunda Türkçülerin tezleri daha da güçlenmiş ve dönemin koşulları dolayısıyla halka fazla ulaşılamasa da taraftar sayısı çoğalmıştır. Bu gelişmelerin ardından Türkçülüğün Osmanlı’daki düşünce yapısına ve hatta Osmanlı yönetimine doğrudan etkileri olmuştur. Nitel ve nicel anlamdaki bu ilerlemenin en yoğun olduğu dönem II. Meşrutiyet ve Dünya savaşı yıllarıdır.

Türkçülük Nedir? başlığında da kısaca değindiğimiz Ziya Gökalp, bu yılların en etkin aydınlarındadır.  Bir çok kaynakta Türkçülüğün fikir babası olarak gösterilen Gökalp, Türkçülüğü bilimsel ve toplumbilimsel bir temele oturtmuş; bu konuda getirdiği çözüm ve esaslarla Türkçülüğü, Osmanlı ve Dünya konjonktürü içerisinde daha sistemli ve gerçekçi bir duruma getirmiştir. Türkçüğün Esasları adlı eserinde, Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmani’si ile Süleyman Paşa’nın Tarih-i Alem’i bende Türkçülük eğilimlerini doğurmuştu[8], diye yazmaktadır. Büyük eserinde Türkçülüğü dilde, estetikte, etikte, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette ve felsefede yorumlamış; nasıl uygulanması gerektiğini, Türkçülerin eylemde ne şekilde hareket etmeleri gerektiğini açıklamıştır.

Siyasal Türkçülükten şöyle bahsetmektedir; Türkçülük, siyasi bir parti değildir; bilimsel, felsefi, estetik bir mekteptir; başka bir tabirle, kültürel bir çalışma ve yenilik yoludur. Bu sebepledir ki, Türkçülük şimdiye kadar hiçbir parti şeklinde siyasal mücadele alanına girmedi; bundan sonra da şüphesiz atılmayacaktır[9]. Bu şekilde net bir tavır belirleyen Gökalp sonrasında, bugün Türkçülük, Halk Fırkasına yardımcıdır. Halk Fırkası, egemenliği millete, yani Türk halkına verdi[10], açıklamasını yaparak; Türkçülüğün Türk siyasetine de yön vermesi gerektiğini, Milli Mücadele’nin bu hasssasiyetle kazanıldığını, Cumhuriyet Türkiyesini Başta Mustafa Kemal olmak üzere Halkçı-Türkçü aydınların inşa ettiğini vurgulamaktadır.

İşte Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılığın ardından, önce felsefi bir cereyan suretinde başlamış ve bilahare sosyoloji ilminin vasıl olduğu neticeye kendi kendine ulaşmış hayati bir harekettir[11]. Bu hareket kendini unutan-unutturulan Türk ulusunu yeniden diriltmiş, etrak-ı bi idrak denilen insanları uyandırmıştır. Kahraman görebilmek için tarihine bakması yeterli olan büyük ulus son ikiyüz yılın tüm sorunlarından bu hareket sayesinde kurtulmuştur. Tüm bu gelişmeler yaşanırken İmparatorluk Türkiyesinin içinde bulunduğu durumu inceleyelim.

İmparatorluğun Durumu

İmparatorluktaki kozmopolit yapıya baktığımızda, çok sayıda etnik unsurun varolduğunu görüyoruz. Son yüzyıla gelindiğinde, özellikle Balkanlarda Türk olmayan unsurların bağımsızlık fikirleri ortaya çıkmaya başlamıştır. İlerleyen zamanlarda Yunanistan ve Bulgaristan gibi devletlerin İmparatorluktan bağımsız olmaları, son yüzyılın etkin fikir akımlarından “Osmanlıcılık” fikrini çürütmüş oluyordu. Çünkü egemenlik altında tutulmaya çalışılan azınlıklar bağımsızlıklarını elde ediyorlardı, İstanbul hükümeti ise buna engel olamıyordu. Osmanlı millet sistemi zaten öncesinde uygulanmış, ancak İmparatorluğun gücü ile doğru orantılı olarak etkinliğini göstermiş bir siyasetti. Hanedanın ve devletin zayıfladığı son dönem İmparatorluk Türkiyesinde bu akımın olumlu sonuç vermesi imkansız görünmekteydi.

Diğer yandan Osmanlılık siyasetinin işe yaramadığını görenler ideayı küçülterek, gayr-ı Müslimleri gözden çıkarmışlar ve İttihad-ı İslam siyasetine ağırlık vermeye başlamışlardır. Bu akım daha çok II. Abdülhamid Han döneminde aktif olarak görülmüştür. İlerleyen zamanlarda hem düşünsel hem de eylemsel olarak iflas eden İslam Birliği ülküsü, devletin resmi siyeseti olmaktan çıkacaktır. Arap yarımadasında çıkan isyanlar ve Kuzey Afrika’daki toprak kayıpları da var olan düzende İslamcılık olgusunun devleti kurtaramayacağına yönelik olan inancı belirginleştirmiştir. II. Abdulhamid’in son dönemi ve II. Meşrutiyet devrine kadar devletin bekası için uygulanmaya çalışılan bu iki düşünce akımının amacı da İmparatorluğun kurtuluşuydu. Ancak görüldüğü üzere iki akım da geçerliliğini yitirmişti. Böyle bir ortamda Osmanlı aydınlarının elinde tek bir yol kalıyor gibiydi; Türkçülük…

Ancak Türkler İmparatorluğu oluşturan etnik unsurlar arasında milliyetçiliğe en son sarılan ulustu. Bunun nedeni, Türklerin kurucu unsur olması diye açıklansa da; İmparatorluğun yıkılacağı öngörüsü gündemdeyken, bu öngörü, Türklerin üzerinde baskı unsuru olmaktaydı. Bu baskılar ve var olan düzende; bu yapıya(Devlet-i Aliye’ye) en çok onların sahip çıkması, en büyük fedakarlıkları onların göze alması olağandı[12]. Öyle de yaptılar; belirttiğimiz gibi milliyetçi siyasete en son başvuranlar Türklerdi. O günleri yaşamış olan Prof. Mehmet Ali Ayni’nin yazdıklarına göre herkes; ben Arnavut’um, Ben Arap’ım, diye övünçle konuşabiliyor, ama Türkler ben Türk’üm demeye çekiniyorlardı[13]. Buradan hareketle Türklerin bu kadar geç davranması İmparatorluğun zararına olmuş, yıkımını hızlandırmıştır diyebiliriz. Diğer bir deyişle aslında Türkçülük yapmaması için öğütlenen Türk’ün öğütlenmesindeki amaç zaten en baştan bu yana İmparatorluğun yıkımını hızlandırmak, kurucu unsuru en çok zararla bırakmaktır.

Ayrılıkçı milli hareketlerin yanı sıra İmparatorluğun diğer yıkılış sebeplerine değinecek olursak; Yusuf Akçura 1940 yılında TTK tarafından basılan “Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri” adlı eserinde bu sebeplerden özetle şöyle bahsediyor;

  • Batı medeniyetinin, Rönesans, Reform ve Coğrafi Keşifler sonucunda ulaştığu seviyeye ulaşılamaması.
  • İmparatorluğun uzun ve yıpratıcı savaşlara girmesi.
  • Düzen ve idarede bozulmaların olması.
  • Kapitülasyonların gitgide genişlemesiyle, Devlet ekonomisinin çöküş gitmesi
  • Islahat teşebbüslerinin tam anlamıyla gerçekleşememesi.
  • Kapitülasyonların önünün alınamaması

Tüm bu sorunlarla mücadele etmek zorunda kalan Devlet-i Ali, son dönemde üç büyük savaşa dahil olmuş, savaşlardan büyük hasarlar görerek çıkmıştı ki; zaten son savaşı İmparatorluğun sonu olmuştu. Osmanlı Devleti, bütün bu illetlere malul olmasına rağmen, 18. yüzyıldan sonra dahi mütemadi küçülmek ve zayıflamakla beraber, bir buçuk asır daha yaşayabilmiş ve inkıraz sıralarında bu devletin asıl unsuru olan Türklüğün harikulade hayatiyatı, dağılmış İmparatorluğun içinden taze ve kavi bir devletin doğmasına kifayet etmiştir[14]

Jön Türk Hareketi ve İ.T.C

Türkçülüğün İmparatorluk yönetiminde etkin olduğu dönemlerde bu etkinliğin en büyük kaynağı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve içinde yer alan Türkçülerdir. Son dönem Osmanlı yönetiminde söz sahibi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Namık Kemal şiirleri, Mithat Paşa’nın trajik sonu ve Mizancı Murad’ın dersleriyle yetişen  Tıbbiye ve Mülkiye öğrencileri tarafından ilk olarak İttihad-i Osmani adını alarak 1889’da kurulan bir yapılanmadır. Kurucuları; Harbiyeli Arnavut İbrahim Ethem, Çerkes Mehmet Reşit Bey, Abdullah Cevdet İshak Sukuti, Dr. Nazım, Ahmet Rıza’dır. Cemiyet aynı yıl yurt dışındaki başka bir yapılanma ile birleşerek İttihat ve Terakki adını almıştır. Bu adı alan Cemiyet, Jön Türkler’in ikinci kuşağının sahneye çıkışını ifade ediyordu[15]. Jöntürkler, Şerif Mardin’in tabiriyle, “seçkinlere karşı aşağıdan bakışın radikalizmidir”[16]. Yani milletin devletleşme isteğinin eyleme geçmiş halidir. Zamanla İstanbul’daki askeri ve sivil okullarda destek kazanarak büyüyen yapılanmada, her üyeye bir sıra numarası verilmiştir; İbrahim Temo(Arnavut İbrahim Ethem) 1 numaralı üye, Mustafa Kemal Paşa 322 numaralı üyedir.

Bilinenlerin yanında;  Jön Türkler hareketinin kronolojisi henüz tam ve sağlıklı olarak tespit edilmiş değildir, 1876 Anayasasının ilanına katılım dereceleri bile henüz yeterince aydınlanmış değildir[17]. Çeşitli kaynakları göz önüne aldığımızda Jön Türkler(Genç Osmanlılar) hareketi hakkında derin ve kesin bilgilere ulaşamıyoruz. Ancak, II. Meşrutiyet sonrası -yani İTC’nin Türkçü kimliğe büründüğü dönem- kronoloji oldukça açık niteliktedir.

Zaman içerisinde iyi eğitim almış toplumsal kesimlerden büyük destek alarak hızla büyüyen Cemiyet, yurtdışındaki Jön Türk hareketlerini de bir merkez altında toplamayı başararak istibdata karşı tavrını açıkça ortaya koymuştur. Cemiyet’in asıl amacı; ülkeyi içinde bulunduğu kötü durumdan çıkarmak ve milleti istibdat ve zulümden kurtarıp insanlığa layık bir biçimde yaşatmak olarak belirlenmiştir. Bu yolda yapılması gereken tekrardan meşrutiyeti ilan edip padişahı tahttan indirmekti. Bu süreçte Abdülhamid aleyhtarı bir çok grupla birleşen Cemiyet içerisinde dört farklı görüş bulunmaktaydı. Ancak, 4 şubat 1902’de Paris’te toplanılan toplantı sonrası Ahmet Rıza[18] önderliğinde Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Prens Sabahaddin[19] önderliğinde Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem’i Merkeziyetadlı iki kola ayrılmıştır. Kendine belirli bir zeminde yer bulan cemiyet, siyasi güç olarak 1906’da Selanik’te III. Ordu’daki subayların girişimi ile kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin 1907’de Paris’teki örgütle birleşmesiyle ortaya çıkmıştır.

Siyasal niteliğe kavuşmalarının ardından II. Meşrutiyet’i ilan eden İttihatçılar, siyasal iktidarı doğrudan yüklenmek yerine onu perde arkasından denetleme yolunu seçmişlerdir. Meşrutiyet sonrası yaşanan istikrarsızlıklar, Cemiyet’in gücünü de sarsmıştır. 13 Ocak 1909 tarihine gelindiğinde, mecliste çoğunluğu elinde bulunduran İttihatçılar, Mehmet Kamil Paşa hükümetini güvensizlik oyu ile düşürmüşlerdir. Bu Türk siyasal hayatında güvenoyuyla düşürülen ilk hükümettir.

31 Mart, padişahın tahttan indirilmesi ve İttihatçıların yönetimdeki hakimiyeti tam olarak ellerine almalarına kadar geçen zamanda İmparatorlukta yaşanılan olumsuz olaylarla ilgili Jön Türkler’i soumlu tutmak ya da bir şekilde onlara pay çıkarmak doğru olmayacaktır. Çünkü belirttiğimiz gibi, İttihatçılar uzun süren mücadele sonucu ancak 1909 yılında iktidarı ele geçirebilmişlerdir. Egemenliği eline alan İttihatçılar, muhalif partileri kapattırmış ve bir çok kişiyi astırmışlardır.

Meşrutiyet’in ilanı sonrası da hükümet bunalımlarına çare bulunamaması ve iki yılda sekiz kere hükümet yıkılıp kurulması, Balkan savaşından mağlubiyet alınması, İttihatçıların 23 Ocak 1913’te hükümet binasını basıp iktidara el koymalayla sonuçlanmıştır[20]. Bu olayı asıl tertipleyenler, Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa’dır. Bu olay sonrası, İttihatçılardan intikam almak adına yapılan saldırı sonrası Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi İttihatçıları daha da otoriter hale getirmiştir. Bu otoriter yapı, ideolojik düşünceyi de destekler niteliktedir; çünkü Osmanlılık siyasetini bırakıp da Türkçülüğü benşmseyen İttihatçılar, Arap yarımadasında ve Balkan yarımadasındaki ayrılıkçı olaylarda sert kullanmaktan çekinmemişlerdir.

Gittikçe daha da taraftar kazanan İttihat ve Terakki’de ideolojiyi net bir şekilde tespit etmek mümkün değildir. Zaten kurulduğunda kozmopolit bir yapı olarak, Osmanlılık siyasetini gütme gayesindeydi. İlerleyen zamanları incelediğimizde; Türk milliyetçilerinin çoğunlukta olduğunu, bunun yanı sıra Batıcı ve Osmanlıcıların da bulunduğunu, ayrıca gayrımüslimlerin de az da olsa yer edindiğini görüyoruz. Bununla birlikte çoğunluğun müslüman olması ilkesinin benimsendiğini de söyleyebiliriz. II. Meşrutiyet öncesi bu şekilde olan yapının nedeni, tüm hürriyet ve halk yanlısı seslerin bu çatı altında birleşebildiğini gösteriyor ki; sonrasında bu durum çok farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır.  II. Meşrutiyet öncesi İttihad-ı Osmani düşüncesine sadık kalan Cemiyet, sonrasında dönemin şartlarının da etkisiyle Türk milliyetçiliği fikrine bürünmüştür.

Diğer yandan Cemiyet’in yurtiçi ve yurtdışı teşkilatlarında bazı gayrımüslim isimleri de görmek mümkündür. Ancak Bulgaristan’da Kızanlık şubesine yazılan bir yazıda şu şekilde açıklanır; Bir Ermeni gelir de ‘’yahu ben Osmanlıyım, Osmanlılığı severim’’ derse, yol budur der onu ikaza çalışırız. Biz Gayrimüslim bir Osmanlıyı cemiyete alırsak ancak bazı şartlar dâhilinde alabiliriz. Cemiyetimiz halis bir Türk cemiyetidir. İslamlığa ve Türklüğe düşman olanların hiçbir vakit fikrine tebaiyet edilmeyecektir[21]. Bu noktadan itibaren, İttihatçıların Türkçü siyasete tam anlamıyla yaklaştıklarını ve gelecekteki başarılı Türkçü eylemlerin zeminini hazırladıklarını söyleyebiliriz.

Örnek olarak; İttihatçıların, Gayrımüslim okullanda dahi Türkçe öğretimini zorunlu kıldıklarını söyleyebiliriz. İttihat ve Terakki eğitimin yanı sıra kültürel alanda da milliyetçi politikalar geliştirdi. Örneğin milli musiki, milli filmcilik, milli coğrafya, milli kütüphane gibi önemli kurumların başına ’milli’ sözcüğü getirildi[22]

Bunca gelişme ve İmparatorluğun başından geçen büyük savaşlar(Trablusgarp ve Balkan savaşları) sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti hükümeti döneminde girilen I. Dünya Savaşı İmparatorluğun sonunu getirmiştir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır ki; Trablusgarp ve Balkan savaşlarından harap halde çıkan İmparatorluk ordusu kısa sürede gençleştirilmiş, modernize olmuş ve Cihan Harbinde önemli başarılan elde etmiştir. Eğitim alanında yapılan önemli yenilikler İttihatçıların “öylesine” davranmadıklarının kanıtı niteliğindedir.

Birinci Dünya Savaşı öncesine baktığımızda, İttihatçıların Devlet’in kötü gidişatına karşı Ordu ve Maliye’de önemli tedbirler aldığını görüyoruz. Bu dönemde Sadrazam Sait Halim Paşa idi. Ancak İttihat ve Terakki’nin fiili lideri Dahiliye Nazırı Talat Paşa idi. Enver Paşa henüz Harbiye Nazırı olmamıştı ve rütbesi Yarbay idi. Ancak 5 Ocak 1914’te Mirlivalığa(Tuğgeneral) terfi ettirilerek Harbiye nazırı olmuştur.

Dünya Savaşı’nın eşiğindeyken Osmanlı Devleti İtilaf devletlerine ittifak teklifi götürmüştür. Ama kabul edilmemişir. Bu gelişmelerin ardından Osmanlı Devleti’nin önünde iki yol kalıyordu. Ya Almanya ile ittifak yapmak ya da tarafsız kalmak. Sonucunda, Osmanlı Devleti’nin parasını önceden ödediği iki zırhlısını İngiltere vermeyince Osmanlı Devleti, mecburen Almanya’nın yanındaymış gibi bir durum ortaya çıkmıştır, ve 2-3 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı-Alman ittifakı imzalanmıştır. Buradan hareketle, ne İttihatçıların ne de Enver Paşa’nın Osmanlı’yı kasıtlı olarak Almanya’nın yanında savaşa sokmadığı sonucuna ulaşıyoruz.

Osmanlı’nın yıkılışına Türkçülüğün veya Türkçülerin sebep olduğu savı da, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminde iken girmesi, I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’ni yıkıma götürmesi ve İttihat ve Terakki’de Türkçülerin yer edinmesi nedeniyle destek görmektedir. Bu Türkçü şahsiyetlerden en göze çarpanları Talat, Enver ve Cemal paşalardır. Dünya Savaşı’na girerken kazanmayı umarak, sonrasında Büyük Turan’ın hayalini kuran bu İttihatçılar, o dönemde, Türk ve İslam dünyasını kucaklayan, hata Turani soydan bütün milletleri kapsayan PanTuranizm projesini yürürlüğe koydular[23]. Birincil amaç büyük bir Turan ordusu kurduktan sonra Kafkasya’yı Türkleştirmekti. Cihan Harbinde Almanların zafer kazanacağına kesin gözüyle bakıldığı için, onlarla ittifak yapmanın yararımıza olacağı düşünülüyordu. Bu öngörü II. Dünya Savaşı’nda da savunulmuştur. Ancak bir çok kimse yanılmıştır. Bu yanılma da insanları şaşırtacak nitelikte bir yanılmadır.

Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’de kazanılan zafer, Rusya’da Bolşevik ihtilaline zemin hazırlamıştır. Böylelikle Enver Paşa taraftarlarının Turan hayali yeniden canlanmış, Orta Türkistan’da(Orta Asya) Kızılordu’ya karşı Turan ülküsü için savaşırken şehid olmuştur. . İstanbul’u terkettiği tarih olan kasım 1918’den şehadet gününe kadar Turan ülküsü adına büyük mücadeleler veren Enver Paşa’nın, Kurtuluş Savaşı’nı da yakından takip ettiğini biliyoruz. Bu yakın takip şu sözlerle daha iyi açıklanıyor;

  • Enver Paşa Berlin’de iken bir taraftan Moskova ile ilişkiler tesis etmeye çalışıyor, diğer taraftan da Anadolu’daki Milli Mücadeleyi yakından izliyor ve Mustafa Kemal’le haberleşiyordu. 26 ağustos 1920’de Mustafa Kemal’e yazdığı mektubunda, Almanya’dan silah temini için Bolşeviklere aracılık ettiğini, bunun sonucunda Bolşeviklerin Kafkas topluluklarının bağımsızlıklarını tanıyacağını bildiriyordu[24].

İttihat ve Terakki dönemi milliyetçi siyasetinin ve yenilik hareketlerinin mahiyetine baktığımızda, özellikle askeri anlamda hızlı bir toparlanmanın yaşandığını görüyoruz. O dönemde atılan ilerici adımlar bir anlamda toplumu ve özellikle de merkezde yer alan dar askeri, bürokratik ve entelektüel kadroları Kemalist Devrim için hazır hale getirmiştir[25]. Halihazırda zaten Cumhuriyet rejimini savunan aydınlar Milli Mücadele döneminde kendilerini göstermişlerdir. Bu aydın kadro, Osmanlı dönemi yenilik hareketleri sayesinde modern okullarda yetişen insanlardan oluşuyordu. Bu konuda Kösoğlu şunları söylemekterdir; Türkçülük ve yeni bir imparatorluk ufku ve heyecanı olarak Turancılık ülküsü, sivil ve askeri okullarda genç nesillere kazandırılmaya çalışıldı[26]. Bunca uğraş sonrası Türkçü düşüncenin ön plana çıkmasıyla da Milli Mücadele gibi bir kahramanlık destanı yazılmıştı ve Türk imparatorluğunun yerine yeni Türk cumhuriyeti kurulmuştu.

Sonuç

İmparatorluğun son yüzyılını ele aldığımızda, ekonomik ve askeri olarak çökmüş, adeta yıkılmayı bekleyen bir devlet görüyoruz. Bu ortamda birçok kurtuluş reçetesine rastlıyoruz. Bunlar; Osmanlıcılık, Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Önce Osmanlıcılıktan başlanarak İmparatorlukta tüm bu öğretiler zaman zaman denenmiştir. Tüm etnik unsurları İmparatorluk çatısı altında tutmak amacıyla Osmanlılık siyaseti uygulanmış, Tanzimat ve Islahat fermanları yayımlanmış, azınlıklara haklar verilş olmasına rağmen Balkanlardaki ayrılık hareketleri bu siyaseti geçersiz kılmıştı. Devamında İttihad-ı İslam fikri savunulmuş, ancak GayrıTürki müslümanlarda da milliyetçiliğin yayıldığı görülmüş ve bu akımdan vazgeçilmiştir.

Yaşananların etkisi ve yenilik hareketleri sonucunda Türk aydınlar son olarak Türkçülüğü savunur duruma gelmişler ve yukarıda da belirttiğimiz üzere özellikle II. Meşrutiyet sonrası dönemde Türkçü düşünce İmparatorluk siyasasına etki etmeye başlamıştır. Ancak elbette tam anlamıyla bir etkiden söz edilemez. Osmanlı’da Türkçülüğün yönetimde etkili olması Türkçülerin ordu ve siyasette önemli konumlarda bulunmasıyla başlamıştır. Halbuki öncesinde de aydın kesimde Türkçülerin bulunduğunu biliyoruz. İşte bu nokta bize ilk dönem Türkçü aydınların eğitim ve propoganda alanlarında etkili çalışmalar yaptığını göstermektedir. Çünkü düşünsel hayatta bir kenarda duran Türk milliyetçiliği bu aydınların görece başarıları sayesinde aksiyoner hale gelmiştir. Aksiyoner Türk milliyetçiliğinin yıkılan İmparatorluğu kurtarmasını beklemek biraz hayal olacaktır, çünkü İmparatorluk çok-uluslu bir yapıdaydı ve devlet ayakta kalsaydı bile İmparatorluk niteliğini kaybedecekti. Diğer bir deyişle devlet XV. Yüzyılda olduğu gibi devasa durumda olmayacaktı.

Diğer yandan duraklama döneminden bu yana çeşitli sorunlar nedeniyle erimekte olan ve en nihayetinde II. Abdülhamid döneminde en büyük toprak kayıplarını yaşayan Devlet-i Ali, o dönemde Avrupa ülkeleri tarafından hasta adam olarak adlandırılmaktaydı. Aslında hasta adamın öleceği gün beklenmekteydi. Hasta adamın mirası da bölüşülmeyi bekliyordu.

Çalışmanın en başından bu yana anlatılanlar ışığında, bu kadar olumsuzluğa rağmen İmparatorluğun yıkılışını Türkçü düşünce ve eylemlere bağlamak akılcı bir tutum olamayacaktır. Çünkü bunu söylemek için alenen ve topyekün vatana ihanet durumunun olması gereklidir. Diğer yandan tarihte yıkılan diğer bir hanedanımız olan Selçukluları kimin yıktığına baktığımızda; Osmanlı yıkmıştır diyemeyiz. Çünkü Selçukluların da yıkılma zamanı gelmişti ve yerine geçecek hanedan Osmanlılar olmuştur. diyebiliriz ki; Osmanlı Devleti’nin de çeşitli olumsuzluklardan ötürü yıkılma zamanı gelmiştir. Ardından Selçuklu Türkiyesinden, Osmanlı Türkiyesine geçildiği gibi; Osmanlı Türkiyesinden Cumhuriyet Türkiyesine geilmiştir. Pek tabii bu geçişler sancılı ve uzun uğraşlar- mücadeleler sonucunda olmuştur.

Emeli ilk başta İmparatorluğun yıkımına engel olmak olan Türkçüler, büyük mücadeleler verip yukarıda anlattığımız bir çok alanda başarılar elde etseler de asıl amaçlarında başarılı olamamışlardır. Ancak Türkçü düşünce her ne kadar İmparatorluğun yıkılışına engel olamadıysa da, yeni kurulan Cumhuriyet Türkçü anlayış temelleri üzerine kurulmuştur.

Buraya kadar söylenenlerle birlikte şunu söyleyebiliriz ki; İmparatorluğun yıkılışında Türkçü kişiler suçlanıp yargılanabilir, ancak Türkçülük için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü; Türkçülük bu büyük ulusu özüne döndürmüş ve ona yeni devletini, Türkiye Cumhuriyeti’ni armağan etmiştir.

 

KAYNAKÇA

Alperen Bahadır: Ülkücülüğün Tarihi, İstanbul,  Kriminal Kitaplar, 2014

İlber Ortaylı:İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul,  Timaş Yayınları, 2016

Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2013

Orhan Örs, Kuruluşundan Birinci Dünya Savaşına Kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 51, Bahar 2013, s. 679-716

Ozan Örmeci, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Tarih okulu, 2010, sayı 8, 97-109

Tolga Savaş, Turan Orduları Başkomutanı Enver Paşa, İstanbul, Kamer Yayınları, 2015

Yaşar Semiz, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 217-244

Yusuf Akçura: Osmanlı Devleti Dağılma Devri, Ankara, TTK basımevi, 1988

Yusuf Akçura: Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Basımevi, 1976

Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, İstanbul, Türk Kültür Yayını, 1978

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2018

[1] Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.32

[2] Kösoğlu, Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı, s.26-27

[3] Kösoğlu, a.g.e, s.27

[4] Bahadır, Ülkücülüğün Tarihi, s.73

[5] Gökalp, a.g.e, s.22

[6] Gökalp, a.g.e, s.24

[7] Akçura, Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s.27

[8] Gökalp, a.g.e, s.29

[9] Gökalp, a.g.e, s.202

[10] Gökalp, a.g.e, s.202

[11] Bahadır, a.g.e, s.75

[12] Kösoğlu, a.g.e, s.39

[13] Kösoğlu, a.g.e, s.39

[14] Akçura, Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, s.9

[15] Bahadır, a.g.e, s.81

[16] Bahadır, a.g.e, s.81

[17] Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s.308

[18] Ahmet Rıza, Cemiyet’i “halis bir Türk ve Müslüman cemiyeti” olarak tanımlar. Semiz, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 217-244, s.221

[19] Anne tarafından Osmanlı hanedanına dayanan Prens Sabahaddin, adem-i merkeziyet düşüncesini savunmuştur. Devletin kurtuluşu için dış müdahaleyi gerekli görmüştür.

[20] İlk askeri darbe, Bab-ı Ali baskını

[21] Semiz, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkçülük Politikası, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 217-244, s.222

[22] Semiz, a.g.e, s.236

[23] Bahadır, a.g.e, s.89

[24] Savaş, Turan Orduları Başkomutan Enver Paşa, s.209

[25] Örmeci, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Tarih okulu, 2010, sayı 8, 97-109, s.108

[26] Kösoğlu, a.g.e, s.45

Kaynak göstermek ve alıntı yapmak için;

 

ÇUTAY, Alparslan, (2019.05. 27) “İmparatorluğun Sonu ve Modern Türkçülük”, (Erişim tarihi: 2019.05.27), http://misakizafer.com/

Please follow and like us:
The following two tabs change content below.

Koçeroğlu

okur-yazar